2 Eylül’ün getirdiği baskılar sonucu yurtdışına çıkmak zorunda kalan Ali Asker, 1954 yılında 12 çocuklu bir ailenin çocuğu olarak Tunceli’nin hozat ilçesinde doğdu. Devamı
Eski okurlar bilirler, Ulaş Özdemir Roll`un ağır toplarındandı. Gel zaman git zaman dede sazını kucakladı, müzik âlemine bir daldı, pîr daldı, "stüdyodayım", "konserdeyim" diyerekten telefonlarımıza bile çıkmaz oldu.
Eski okurlar bilirler, Ulaş Özdemir Roll`un ağır toplarındandı.
Gel zaman git zaman dede sazını kucakladı, müzik âlemine bir daldı, pîr
daldı, "stüdyodayım", "konserdeyim" diyerekten telefonlarımıza bile
çıkmaz oldu. Yaptıklarını (etnomüzikoloji tahsili, Kalan Müzik`te
prodüktörlük, film ve dizi müzikleri, eşlikler, albümler) görüp "helal
olsun" demek düştü bize. Ulaş`la son albümü "Bu Dem"i konuştuk.
İkinci albümün “Bu Dem”de sekiz deyiş okuyorsun. Deyişle türkü arasındaki temel fark nedir? Türkü
dendiğinde kutsal ya da dini içeriği olmayan, gündelik konularla ilgili
folklor malzemesi anlaşılıyor. Deyiş dediğimiz şey, gündelik yaşamla
ilgili de olabilir, ama temelde Alevi-Bektaşi inancının temel
kavramlarıyla ilgili şiirler. Kimileri nefes diyor buna. İkisi aynı
aslında: “Bektaşi nefesi” ya da “Alevi deyişi”.
Deyiş dendiğinde illa müzikli bir form anlaşılmıyor galiba? Alevi-Bektaşi
müziğinin temelinde söz ve saz birbirinden ayrı değil. Âşığın ve
söylediği sözün kutsiyeti de oradan geliyor. “Âşığın sözü, Kuran’ın
özü” diye bir laf var. Deyişin içindeki tek bir kelimede Kuran’ın o
bütün sayfalarının özeti var. Alevi-Bektaşiler deyişlere bu gözle bakar.
Bugün de isteyen herkes deyiş yazabilir mi Yoksa belirli kişilere mahsus bir özellik mi? Herkes
yazabilir. Bu inanç ve kültürün hepsine Alevi-Bektaşiler “yol” diyor.
Alevi anne ve babadan doğmanın ötesinde bir şey bu. Yoldaki herhangi
birisi deyiş yazabilir, ama “ben yazdım oldu” gibi olmuyor. Bu demin
içinde, bu muhabbetin içinde pişmekle alakalı. O muhabbeti yaşadıkça,
bir yandan usta malı deyişler söylerken –mecburen usta malıyla
başlıyorsun– kendi dile getirdiğin sözler de oluyor. Bazen doğaçlama
çıkıyor muhabbet anında. Dertli Divani’nin çok meşhur bir deyişi var
“Altım üstüm kaç kuruşluk” diye. Aslında o deyişi bir muhabbette
doğaçlama okumuş, kendi bile hatırlamıyor. Daha sonra
hatırlattıklarında aklına geliyor ve albümüne koyuyor.
Sen hiç deyiş yazdın mı? Kendimce söz yazıyorum, ama bunları muhabbet ortamlarında okumuyorum, daha çok usta malı okuyorum.
Pir
Sultan Abdal örneğinden gidelim. Bugün Pir Sultan’ın diye bildiğimiz
deyişlerin sözü gibi müziği de kendisine mi ait Pir Sultan elinde sazı
olan birisi mi? Evet, bu ozanların büyük kısmı saz çalıyor, ama
saz çalmayan, sadece söyleyen pek çok ozan da var. Pir Sultan Abdal
deyişi okunurken icra edilen müzik Pir Sultan Abdal’ın okuduğu müzik
değil. Onu icra eden dede bir gün bir ezgiyle, ama ertesi gün bambaşka
ezgiyle okuyor. Bütün Alevi-Bektaşi albümlerinde duyduğun müzikler,
bana sorarsan anonim özellikli. Halkın içine işlemiş melodilerdir ve
farklı sözler o müziklerin üstüne biner. Bu konu arkeoloji gibi bir şey
olmadığı için, ne kadar eski olduğuna dair veri yok elimizde.
Dolayısıyla derlediğim ezgilerin hiçbirinin altında müzik yazmıyor.
Yöre yazıyoruz, Maraş yöresinden aldığımızı söylüyoruz, ama bunun
müziği Pir Sultan’ındır, Sıtkı’nındır, Sadık’ındır diye bir şey yok.
Alevi-Bektaşi şiirinde sözler nettir, çünkü mahlaslıdır. Fakat müzik
kısmının anonim kabul edilmesi ve kimsenin bundan bir telif istememesi
lazım.
Mesela Aşık Mahzuni gibi günümüzün ozanları da dahil mi buna? Evet,
herkes. Varolan bir eserin ufak tefek sağını solunu değiştirmişsindir,
ritmik yapısını bozmuşsundur, sözle birlikte bambaşka bir hava
katmışsındır. Bu olabilir. Herkesin kendince bir müzik dünyası var, ama
temel kaynağı hep Alevi-Bektaşilerin yaşadığı yörelerdeki müziklerdir.
Davul Sulari atı Küheylan’a binip çok gezermiş. Hatta Uğur Dündar için
TRT’ye kadar geliyor program yapmak için. Bazı ezgilerinde bayağı Azeri
müziği gibi deyiş okuyor, çünkü Azerbaycan’a gitmiş. Arap müzikleri
gibi ezgiler okuyor, çünkü Irak’a gitmiş. Gittiği yörelerden
etkilenmiş. Direkt Alevi-Bektaşi müziği formlarında olmayan Alevi
deyişleri var, mesela 9/8’lik oyun havası ritmiyle semahlar var. Müzik
çok dinamik bir şey. Yaşadığı coğrafyadan etkileniyor. Çaldığın saz
coğrafyanın ağacına göre şekilleniyor… Keşke o toplanan telif paraları
başka bir şeye hizmet etse. Cilt cilt Alevi-Bektaşi kitapları
yayınlansa mesela...
Bu albümde Fuzuli’den bir deyiş
okuyorsun. Hayatında Maraş’a ayak basmamış birinin eserini, öldükten
500 yıl sonra Maraş’ın Kantarma köyünden derliyor olman biraz tuhaf
değil mi? Tuhaf değil. Mücrimî kitabını yaparken de aynısı oldu.
Doğal olarak Mücrimi’ninyaşadığı yörelerden, Maraş, Adıyaman,
Malatya’dan bir sürü bilgi topladım. Fakat 1937 yılında Muğla Halkevi
dergisine, Mücrimî’nin bir cönkte yeralan 13 tane şiiri bulunmuş ve
konulmuş. Şimdi Muğla neresi, Maraş neresi! Mücrimî en fazla Hacı
Bektaş’a gitmiştir, Muğla’ya gitmemiştir. Muhtemelen bir ozan o
şiirleri aldı, Muğla’ya götürdü. Sonra 1950’lerde İlhan Başgöz
tarafından yapılmış Erzurumlu dedelerin kayıtlarını dinledim, orada da
Mücrimî’den eserler vardı. Demek ki, birileri Erzurum’a kadar götürdü o
şiirleri. Bu çok enteresan. Pir Sultan Abdal, Fuzuli ünü dünyaya
yayılmış ozanlar. Ama Mücrimî kendi döneminde o kadar da popüler bir
adam değildi. Sadece kendi yöresinde biliniyordu. Muhabbet dediğimiz,
işte böyle bir şey. Dedelik, ozanlık, âşıklık hepsi gezginlikle
alakalı. Zamanında Bektaşi dergâhları aynı zamanda birer okulmuş, hatta
“irfan mektebi” diyorlar. Bu mektepler muhabbetin kendisi, insanların
birbirleriyle paylaşım girdikleri bir ortam. Aynı zamanda edep, erkân
öğrenimi var. Orada bütün büyük ozanların hemen hemen bütün cönkleri,
kitapları, divanları bulunuyor ve insanlar okuyor. Nesimi Divanı bütün
Alevi dergâhlarında vardır. Zamanla dergâhlar işlevini yitirince, köyün
cemevinde, köyün dedesinin evinde bu kitaplar toplandı. Bu devran bir
şekilde dönüyor. Hz. Ali’nin söyledikleri, İmam Cafer’in buyruğu
sürekli dolaşımdadır, muhabbetlerde açılıp okunur. Fuzuli’nin “Saadete
Ermişlerin Bahçesi” her Alevinin evinde vardır.
Fuzuli’nin
“Beng-ü Bade”si de bilinen bir eser mi Esrar ve şarabı anlatırken,
esrar ve şarap metaforlarıyla farklı toplumsal yapıları karşılaştırıyor? “Beng-ü
Bade”nin pek bilindiğini sanmam. Ama şarap, yani bade, özellikle
Balkanlardaki Bektaşiler arasında bir simgedir. Zevk ve eğlence gibi
değil, muhabbeti güzelleştirecek bir simge olarak o demden herkes,
kadınlı erkekli, birlikte birer yudum alır ve bırakır. Bir sarhoşluk
vardır, ama anladığımız manada değil, “aşkın badesini içiyoruz”
manasında. O aşk dediğimiz, bu yola, bu muhabbete olan sevgidir...
Ortodoks bir müslümanın kesinlikle reddedebileceği şey bu tabii.
Kaygusuzun da buna benzer özelliği var. Esrara kaygusuz denir. Aynen
dem gibi, muhabbeti güzelleştirecek bir simge olarak bazı yörelerde
kullanılmıştır. Bugün o özelliği yitmiş vaziyette, ama zamanında birçok
Alevi-Bektaşi ortamında kaygusuz içildiğini biliyoruz. Yaşlılar
içerlerdi.
Kaygusuz Abdal’ın esrarla bir bağlantısı var mı? İsminin
esrardan geldiği söyleniyor. Kaygusuz Abdal ne kadar esrar içerdi
bilmiyoruz tabii. Çok önemli bir derviş, aynı zamanda çok büyük bir
ozan. Tahminen 14. Yüzyılda yaşadığı ve Alanya Beyi’nin oğlu olduğu
biliniyor. Abdal Musa’nın yanında yetişmiş, Mısır’da bir Bektaşi
tekkesi kurmuş, orada ölmüş ve geride inanılmaz şiirler bırkmış büyük
bir insan: “Kıldan bir köprü yapmışsın / Gelsin kullar geçsin diye /
Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen sen geç Tanrı.” Kimisinin Tanrı’ya
başkaldırma dediği bu tip dizeleri aslında Enel Hak anlayışının
uzantısı. Tanrıyla öyle bir sohbet ediyor ki, arkadaşı, dostu gibi.
Seviyor, ama yeri geldiğinde yerin dibine vuruyor. İronisi de,
tassavvuf yönü de güçlü, çok büyük bir şiiri var Kaygusuz’un. Dili de
müthiş kıvrak.
İçki ibadette, yani cemde mi içiliyor, yoksa muhabbette mi? Muhabbette
Alevi-Bektaşiler kadınlı erkekli içer demi. Özellikle Bektaşi
cemlerinde ibadet içinde de dem alınır. Bektaşi kökenli Derviş Kemal
“bu dem bizi insan etti” diyor mesela. Onun bir şiirinin dört dizesini
albümün iç kapak yazısında kullandım: “Biz demleri derman bildik /
özümüzü demle sildik / gördüğünüz hale geldik / bu dem bizi insan
etti.” Burada hem zahir, görünen anlamda demden bahsediyor hem de
batın, ezoterik anlamda diğer demden, yani “zaman”dan, “an”dan,
muhabbetten bahsediyor. Biz içerken, özümüzü bununla siliyoruz ve
sarhoş olmuyoruz, insan oluyoruz!
Sen niye “Bu Dem” koydun albümün adını? İlk
albümü yapalı 10 yıl oldu. Derleme yaptığım o zamanlardaki muhabbeti
İstanbul’da kaybetmiş vaziyetteyken, son üç-beş yıldır tekrar içine
girdim. Bazı tesadüfler oldu, bazı insanları tanıdım. Bir derlemeci
olarak değil de, direkt çalarak söylerek o muhabbeti tekrar yaşamaya
başladım. Değişik yörelerde –Almanya, İngiltere, Urfa, Adıyaman ya da
Maraş’ta– bu muhabbeti, bu demi, bu cemi sürdüren erdemli kişilerle
kaynaştıkça, bu kişilerin büyük kısmının ilk albümü dinlediklerini
gördüm, söylediğim deyişlerin hepsini ezbere biliyorlardı. O insanlara
karşı kendimi sorumlu hissettim. Ozanların yaptığı gibi, o malzemeyi
taşıyanlardan biriyim. Belki kendi eserlerimi yazmıyorum ama, o devranı
sürdüren çarklardan bir tanesiyim… Bu bende bir baskı yaratmadı, tam
tersine şevk uyandırdı. “Bu Dem” albümünde arkeolojik bir malzemeyi
alıp sunuyor değilim, meğersem bu dem gerçekten sürüyormuş, bunu
söylemeye çalıştım.
Tahmin etmiyor muydun sürdüğünü? Kendi
yöremde bitmişti. Maraş yöresi Arif Sağ’dan Sabahat Akkiraz’a kadar
bugün Alevi-Bektaşi müziği yapan insanlar için çok zengin bir yer.
Mahzuni, Nurşani, Meçhuli, Melulî, Mücrimî gibi ozanların yanı sıra
Tacim Dede, Mehmet Mustafa Dede, Sadık Hüseyin Dede gibi bu yüzyılın en
önemli kaynak kişileri hep o yöreden çıktı. Ama o muhabbet bir sürü
nedenden dolayı bitmişti. Muhabbet derken hem cemi kastediyorum, hem
dem kısmından bahsediyorum. Ben son demine yetişmiştim. O yaşlı
insanlarla yoğrulmuştum. Şimdi bir kısmı çok yaşlandı, bir kısmı da
öldü…
Albümün başında, ortasında ve sonunda “Dem”, “Bu Dem”
ve “Her Dem” isimlerinde, sazla çaldığın üç enstrümantal parça var.
Neden böyle kurguladın albümü? Albümün girişindeki “Dem”, dede
sazıyla çaldığım bir üvertür, bir önsöz. Sonra deyişleri okuyorum ve
curayla “Bu Dem”i çalıyorum. Bir dem olarak başladı, sonra bu deme
geldik ve gönlüm istiyor bu muhabbet, bu coşku her dem sürsün… Sazla
eserlerin arasındaki bağa vurgu yapmak istedim… Albüm çıktıktan sonra
Âşık Daimi’nin bir şiirine rastladım. Şöyle demiş: “Kendi ahvalimle
okur yazarım / Hakikat gülünü derdiğim bu dem // Mürşidi kamilden
himmet istedik / Hakkın didarını gördüğüm bu dem.” Aynen benim yaptığım
vurgu gibi, ânı, soluğu imliyor: “Daimi`yim alem binişan oldu / Çok
şükür bu iller ürüşan oldu / Gönlüm ağlar iken şaduman oldu / Yareme
merhemi sardığım bu dem.”
Verdiğin solo konserlerde repertuarında neler var? “Ummanda”
albümü var, “Bu Dem” albümü var. İkisinde de olmayan ama yine deyiş
olarak söylediğim pek çok eser var. Dede sazımı alıp çıkıyorum, 40-50
dakika çalıp söylüyorum. Avrupa’nın bir sürü şehrine gittim. Anadolu’da
da gitmediğim yer kalmadı. Konser formatımız zamanla değişti. Söyleşili
konserler yapıyoruz artık. İnsanlar bir yandan da sohbet etmek,
deyişlerin içine girmek, sazla sözle ilgili sorular sormak istiyorlar.
Ben de uzman değilim. Konuştukça öğreniyorum, ben de soruyorum.
Karşımda yaşlı insanlar oluyor, ama gençleri de görmek istiyorum. Eski
bir sazla eski havaları çalıyorum, ama genç bir adamım. Bir süre sonra
farkettim ki, yurtdışında da, Türkiye’de de hem inanç hem kültür
kısmına meraklı ve kafası biraz daha açık bir Alevi gençliği var kızlı
erkekli.
Şu eski sazından bahsetsene biraz? “Ummanda”da
çaldığım sazı dedemden almıştım. “Bu Dem”deki ve konserlerdeki saz,
yine aynı ustanın –Kilisli Arif usta– yaptığı, ama başka bir akrabamdan
gelen bir saz. 70-80 yıllık sazlar bunlar. Aslına bakarsanız sahnede
çalmaya öbür sazlar daha elverişli. Dede sazı V şeklinde. Kucağına
alacaksın, karın boşluğuna girecek, onu hissetmen gerek. Yerde oturarak
çalıyorsun. Tercihim konserlerde de tıpkı cemlerde olduğu gibi yerde
oturmak. Dizlerimi kırabileceğim bir yerde daha rahat ediyorum. Ama ne
yazık ki her konser buna elverişli olmuyor.
Artık dede sazı yapan usta kalmadı mı? Bir
Elbistan’da, bir de Elazığ’da iki arkadaşımız var. İkisinin de adı
Mehmet. Özellikle Elazığ’daki arkadaşımızdan hemen her ay 5-10 saz
getirtmeye çalışıyorum. Tanıdığım bütün müzisyenlere birer tane o
sazdan aldırdım. Dede sazı gibi oyma sazlarda dut kullanılıyor, artık
hem dut fazla yok hem de oyma işi zor bir iş. Yaşlı kuşak dedeler bile
artık normal bağlama çalıyor. Benim derdim, en azından insanlar görsün,
kayda geçsin. Bir de küçük cura var, iki telli, albümde kullandığım,
ruzba diyoruz buna. Curayı hiç çalan yok. Farklı bir tınıyla, biraz
Erdal Erzincan çalıyor kayıtlarında. En son Nesimi Çimen çalıyordu.
Hasret Gültekin de çok meraklıydı. İkisi de Sivas’ta öldü, bitti bu iş.
Yaşlı insanların karşısına bu sazla, bu sözle çıktığında şaşırıyorlar mı? O
acayip duyguyu çözemedim. O tını onları geriye götürüyor. İlk başlarda
zaman algımı ben de kaybediyordum. Zaten olduğumdan da küçük
gösteriyorum. Sesi bas olan bir tip de değilim. Bir yandan da çaldığım
havalar eski havalar. Ben bile kendimi tuhaf hissediyorum. Onlar nasıl
hissediyor allah bilir. Cemde “eşikteki de beşikteki de bir” denir,
kimse ayırdedilmez. Bu kod beynimin bir köşesinde beni rahatlatıyor.
Deyişlerden oluşan bir albümü “dinî müzik” olarak tarif edebilir miyiz Sen dinî müzik mi yapıyorsun? Dini
albüm, dini müzik diye bir sınıflama var mı, bilmiyorum. Bu albümleri
Alevi-Bektaşi toplumu için yapmıyorum sonuçta. Bir propaganda ya da
misyoner bir faaliyet değil. Bulunduğumuz muhabbet ortamında sadece
Alevi-Bektaşiler yok, Sünni arkadaşlar da oluyor. Başka bir müzik
yapmayı bilmiyorum. İlk başladığım zamanlarda “bırak bu işleri, Alevi
ayaklarını” diyenler daha fazlaydı. “Tamam, güzel, bunu bir zamanlar
dedeler okudu, biz bugünün hayatına bakalım” diyenler hâlâ tek-tük
oluyor. Her dinin içinde bir yaşam biçimi, bir kültür var. “Alevilik
nedir”in tek bir cevabı yok. Tek başına din mi, mezhep mi, inanç mı,
kültür mü, sosyal bir ortam mı, bu sorulara verebileceğim tek bir cevap
yok, kimsenin de verebileceğini sanmıyorum. Bu da bence bir güzellik.
Daha da ötesi zenginlik. Sosyal yanı güçlü olduğu için gerçekten de bu
dem yaşanıyor.
Alevilikte müzik gündelik hayatın önemli bir parçası değil mi? Hem de çok önemli. İki Alevi biraraya geldiğinde müzikle kaynaşır.
Âşık Mahzuni’yi niye “Alevicilik” yapmakla suçluyorlardı bir zamanlar? Mahzuni
genellikle sosyal konulardan bahsederdi ama, mesela İmam Hüseyin’le
ilgili çok ağır deyişleri de vardı. “Alevicilik yapmak” daha dinsel
şeylerden bahsetmekti ve bu sola iyi gelmiyordu. Soldan bakarsak,
Kerbela’da öldürülen İmam Hüseyin baş eğmeyen bir yiğittir. Aleviliğin
böyle isyan eden, hiçbir zaman baş eğmeyen bir yanı var. Pir Sultan
Abdal, Kalender Çelebi inancı uğruna kafasını kılıçın altına
koyabilecek insanlar. Sol bunun sadece muhalif yanını görürken Mahzuni
Şerif, Feyzullah Çınar gibi bazı ozanlar dinsel yanına da vurgu
yaptılar. Bu da Alevicilik yapmakla eşdeğer görüldü. O dinsel vurgu
sola iyi gelmedi. Nitekim ‘70’lerde bizim yöremizdeki dede çocukları ya
da Aleviliğe daha yakın ailelerin çocukları hep solla haşır neşir
oldular ve arada ciddi bir uçurum doğdu. Asıl kopukluk orada başladı.
Çocukların babalarına “sen şeyhlik yapıyorsun, bu dedelik, pirlik de
nereden çıktı” dediğini biliyoruz. Zamanla, solun iyice unutulmaya
başladığı, Alevi örgütlenmelerin arttığı dönemde, eski solcu denilen bu
insanlar Alevi derneklerinde lider konumuna geldiler. İçlerinde
gerçekten sol değerlere inanan, ama aynı zamanda Alevi felsefesi içinde
olan insanlar da var. Yeni kuşak daha da rahat, daha önyargısız
büyüyor. Bu deyişlerin içindeki dinsel unsuru da algılayabiliyor, daha
sosyal, kültürel ya da başkaldıran bir yanını da.
Muhabbet ortamlarının dinî yön çok mu ağırlıklıdır Gündelik hayatla ilgili hiçbir şey konuşulmaz mı? Muhabbet
muhabbeti açıyor. Bir kişi konuşup da 40 kişi dinlemiyor. 7’den 77’ye
herkes orada. Saz çalınıyor, söz söyleniyor, şiirler okunuyor, siyaset
de konuşuluyor, futbol da... Gece 12’de iyice içkiler içiliyor,
muhabbet coşuyor, derinleşiyor. Ertesi sabah işe gidecek, ama
uyuyamıyor adam. Almanya’da oturan bir arkadaşımız, Hacı Bektaş’taki
postnişine şöyle söylemiş: “Efendim, bir karar çıkarsanız da, 12’den
sonra şu Aleviliği yasaklasanız, uyuyalım ve sabah işe yetişelim.”
(gülüyor)
Alevi ozanlarının zengin dünyası ‘70’lerde Anadolu
rock’a dönüştü. Mesela Mahzuni bir taraftan üretirken, aynı anda
İstanbul’da bir takım gruplar Mahzuni söyleyebiliyorlardı ya da
kendilerini onun gibi ifade etmeye çalışıyorlardı. Şimdi madem bu demin
sürdüğünü söylüyorsun, bu müziğin başka bir forma, daha şehirli,
popüler bir tarza taşınma potansiyeli var mı? Türkü barlar
çoğaldıkça, Alevi müziğinin daha çok çalındığı, söylendiği ortamlar
olmaya başladı. Rock gitarla, davulla, basla ya da tek bağlamayla bu
müziği icra edenlereni sayısı arttı. Yeni eserler de fazlalaştı. Ama
şöyle bir tuhaflık oluştu: Temel motifler alınıyor, birbirine
yapıştırılıyor, fakat totalde hiçbir anlam ifade etmeyen, abuk subuk
Alevi şiirleri sarıyor ortalığı. Müzik kısmı belki gelişti, canlandı,
dinamizm kazandı, ama sözel kısım gitgide zayıfladı. Sözün içindeki
mana kayboldu. Sözdeki görünen mananın ötesindeki batın mana için
pişmek gerekiyor. En ünlüsünü örnek vereyim: “Gül yüzlü gül destim /
Pirim ben sana küstüm / Cahille sohbeti kestim / İnan değil sana
kastım.” Şimdi bu ne anlama geliyor Bence bunun pek manası yok. Pirine
küsmüş, ama ona kastı yokmuş... İnsanların dilinde sakız oldu bu. Bu
stilde yüzlerce eser üretildi. Şimdi Alevi televizyon kanallarında en
çok bunlardan dönüyor. İşin bu kısmında film koptu. 70’li yıllarla
bugünü kıyaslarsak, bugünküler seviye olarak, içerik olarak o
zenginlikte ne yazık ki değil.
Geçen yıl, genellikle caz
albümleri yayınlayan ECM şirketi bir bağlama-kemençe albümü yayınladı:
“The Wind”de İranlı kemençeci Kayhan Kalhor ve Erdal Erzincan ikilisine
sen de eşlik ettin? O albümde “Allı Turnam”, “Mevlâm Birçok Dert
Vermiş”, “Kula Kulluk Yakışır mı” gibi tanıdık melodiler var. Kayhan şu
an memleketi İran’da, ama bir dönem Türkiye’de yaşamış, Kanada’ya
Türkiye’den göç etmiş... 80’li yıllarda İstanbul’da kalırken “Muhabbet”
kasetlerini, Arif Sağ kasetlerini çılgınlar gibi dinlemiş. Erdal’ın bu
albüm için Kayhan’ın yapacağı herhangi müziğe adapte olması çok daha
zordu. Kayhan Türkiye’ye geldi ve Anadolu müziğinin içine girerek,
biraz kendi motiflerini katarak öyle bir albüm ortaya çıktı.
Sen
de yetişme çağında çılgınlar gibi dinliyordun herhalde “Muhabbet”
kasetlerini. Aradan 20 yıl geçtikten sonra aynı albümde buluşmanız
ilginç değil mi? Evet, çok ilginç. Erdal için de aynısı geçerli.
O da Arif Sağ’ın o kayıtlarıyla büyümüş bir insan. Kayhan’ın o
repertuara olan sevgisi ve çalma arzusu hem gururumu okşuyor, hem de
onlarla çalmak hoşuma gidiyor. Ama İranlı bir kemençeciyle Türkiyeli
bir bağlamacının albümünde o bilindik repertuar değil de, her iki
tarafın katkıda bulunduğu çok daha özel şeyler çalınsa daha iyi olurdu
denebilir tabii ki. Kimileri albümü bu açıdan eleştirdi, ama işin arka
planında durum anlattığım gibiydi.
‘80’li yıllardaki
“Muhabbet” kasetlerinin yarattığı dalgaya, uyandırdığı heyecana benzer
yeni bir şeyler var mı bugün Alevi müziğinde? Fazla yok. Ama son
iki yıldaki etkinliklerini, konserlere gelen kalabalığı ve internette
dolaşan videoları düşününce, herhalde en büyük etkiyi Hasbıhal
Topluluğu yaratıyor diyebilirim. Hasbıhal topluluğunda üç beş müzisyen
var ama, yanımızda cemlerde hizmet yapan birçok arkadaş var. Hasbıhal
bir yanda o “Muhabbet” serilerindeki muhabbet havasını sürdüren bir
topluluk, ama diğer yandan da söylediği her şeyi yaşama geçiren bir
yanı var. Erdal Erzincan, Muharrem Temiz, Cengiz Özkan, Tolga Sağ,
Erkan Oğur, bütün bu insanlar Hasbıhal’le birlikte bir sürü konser
verdiler. Bazen birlikte çalıyoruz. Dolayısıyla Hasbıhal’ın herkese
açık olan bir yanı olduğu için insanlarla paylaşıma vesile oluyor.
Söyleşinin
başında, bazı insanlarla tanışman sayesinde muhabbet ortamlarına
yeniden döndüğünü söyledin. Bu insanlardan en önemlisi, Hasbıhal’i
sürükleyen Dertli Divani mi? Evet, Dertli Divani hem Anadolu’nun
değişik yörelerindeki hem de yurtdışındaki birbirinden bağımsız
insanların ortak merkezi. Divani Baba bir şekilde hepimizi buluşturudu.
Sonuçta cem yürüten, ama ozanlık vasfı olan genç kuşaktan biri olduğu
için bizim gibi meraklı olan insanlara çok iyi geldi onun varlığı.
Eserlerinde günlük yaşamdaki meselelerden bahsederken, Mahzuni’nin
yaptığı gibi Alevi-Bektaşi şiirinin temel noktalarını alıp bunu bugünün
dünyasının içine katarak söylüyor. Zaten Dertli Divani, Mahzuni’nin çok
sevdiği genç ozanlardan biriydi.
Birlikte pek çok konser verdiğin ve “The Companion” albümünü çıkardığın İranlı Ali Akbar Moradi’yle ilişkin nasıl başladı? Irene
Melikoff’un “Uyur İdik Uyardılar” diye bir kitabı var. Lise yıllarında
o kitabı çok okuyordum. Ehl-i Hakk’tan sürekli bahsediyordu. İlk orada
okumuştum bu kelimeyi. Zaten Farsçaya, İran müziğine merakım vardı,
İstanbul’a geldikten sonra ilgim daha da arttı. 2002’de Yunanistanlı
Yannis diye, Kürt müziğinin araştıran etnomüzikolog bir arkadaşım, Ali
Akbar Moradi’yle tanıştıklarından bahsetti. Moradi’nin kayıtlarını
dinlemiştim. Yannis sayesinde Moradi’yle Tarzanca yazışmaya başladık.
İran’la ilgili merakım daha da arttı. Çünkü Hacı Bektaş’ı pir olarak
kabul ediyorlar. Moradi bir şekilde Hacı Bektaş’a gelmek istiyor,
tanımak istiyor buradaki insanları. Ben de İran’a gitmek istiyorum.
Gidip derleme yapıp oradan bir şeyler almak için değil, direkt arkadaş,
dost, onlardan biri olarak gitmek istiyordum.
Nedir bu Ehl-i Hakk inancı? Aleviliğe
çok yakın, senkretik yapıda, heteredoks bir inanç. Pir olarak Hacı
Bektaş’a inanıyorlar, ama İran Kürdistan’ında, Hacı Bektaş’ın
reenkarnasyonu olark kabul ettikleri Sultan İshak zamanında şekillenmiş
bir inanç. Tıpkı Alevilik gibi onların da tek ibadeti cem. Onlarda, bir
cemde okuduğun bir makamı başka hiçbir yerde okuyamazsın. Moradi’yle
çaldığımızda, cemde okunan repertuara dokunmuyoruz. Tamburu hele bar
gibi bir ortamda çaldırmazlar zaten. Bizde de sazın bir kutsiyeti
vardır, dede sazı yapı olarak tambura çok benzer, ama o kutsiyet
gitmiştir, sadece sembolik değer olarak vardır. İran’da hâlâ Ehl-i Hakk
olmayan birisi bile tamburu eline aldığında öpüyor. Yere öyle alelade
bırakmıyor. Master tezim de, Ehl-i Hakk’ın kutsal sazı tambur üstüne:
Bir halk çalgısının kültürel ve sosyal bağlamda kimliğinin incelenmesi.
Ehl-i Hakk’lar biraz da ses kaydının gelişmesiyle dışarı açılmış bir
topluluk. Dışarıdan içlerine girmek kolay değil. Şii dünyasından da
baskı gören bir grup, çünkü camiye gitmiyorlar, ceme gidiyorlar.
Onların hakkında da aynı Alevilerde olduğu gibi, mum söndü gibi bir
sürü iftira var. ‘70’lerde Ehl-i Hakk müzisyenleri plaklar
kaydetmişler, tepki gösterilmesine rağmen çok popüler olmuşlar. Bizde
deyişler nasıl Türkçeyse onlarda orijinal kelamlar Kürtçe. Bu plakların
onlardan farkı, Farsça olması ve geleneksel makamlar yerine yeni
yazılmış makamların kullanılması... Tezimde bütün bunlardan yola
çıkarak tanbur sazının, Ehl-i Hakk inancının dışa açılmasındaki
işlevinden ve topluluk içindeki bellekle ilişkili statüsünden
bahsediyorum.
Sonuçta atladın ve İran’a gittin, öyle mi? 2003
yazında uçağa atladım, elimi kolumu sallaya sallaya gittim. Moradi’ye
hediye etmek üzere bir saz almıştım yanıma. Bir sabah Moradi beni
Kirmanşah’ta karşıladı. Kirmanşah oranın Diyarbakır’ı. İran
Kürdistan’ının en büyük şehri. Bir şeyler öğrenmek istiyorum, sormak
istiyorum ama, onları ürkütmek istemiyorum. Başlarda biraz zor bir
durumdu. Ama beni ailelerinden biri gibi karşıladılar. Bizim köylerden
birine gitmiş gibi oldum. Ben onlara soracağıma onlar bana sürekli soru
sormaya başladı. Her gelen saz çaldırıyor, deyiş okutturuyor, semah
söyletiyor. Bir süre sonra birlikte çalmaya başladık. Ben aslında sazı
ona hediye götürdüm, o çalsın istiyorum. Moradi de bana tamburla eşlik
etmeye çalışıyor. 10-15 gün boyunca hayatımda çalmadığım kadar bağlama
çaldım. Gece gündüz elimden düşmedi. (gülüyor) Moradi hayatında pek
fazla Alevi deyişi dinlememiş. Bense Ehl-i Hakk müziği epey dinlemiştim.
Mesela Pir Sultan Abdal adını duymamış mıydı? Hayır, ama Seyid Nesimi’yi ikimiz de ezbere biliyorduk.
Moradi hiç Maraş’a geldi mi? Daha
gelemedi. 2004’te ilk defa Türkiye’ye geldiğinde CRR’ye bir konser
yaptık. O ilk konserimizdi. Moradi ilk kez İran dışından bir müzisyenle
birlikte çalıyordu. Zaten “senden başka kimse benimle çalamaz” diyor.
Çünkü doğaçlamaya müthiş teşne bir saz çalıyor. O sazla her an her yere
girebilir. Anladım ki konserlerde kesinlikle sağında oturmam lazım.
Sağından sürekli eline bakıyorum. Gittiği perdeye göre ben de oraya
kayıyorum. Kolay değil Moradi’ye adapte olmak. İlk zamanlar, Moradi
tamburuyla olmayacak bir yere girdiğinde, ben ters ters bakıyordum. Bir
gün Moradi beni kenara çekti, “Hata yaparsam kızma, gül” dedi.
“Kızarsan, ben de tedirgin olurum, sen o sırada gül, ben anlarım, başka
bir yere gideriz” dedi. Sık sık repertuarın dışına çıkıyoruz. Bambaşka
bir yere gittiğimizde hep birbirimize gülüyoruz. Şimdi gülen
fotoğraflara baktıkça şaşırıyoruz: Allah allah, acaba bir hata mı
vardı, yoksa gerçekten birbirimize güldük mü (gülüyor)
Repertuarınızın temel özellikleri neler? Bakışımız
“The Wind” albümünden çok farklı. Yaptığımız, varolan bir ezgiyi alıp
baştan sona çalıp, ona tambur ve bağlama motifleri katmak değil. Mesela
“Ela Gözlü Pirim Geldi”yi çalıyoruz, ama hiç benzemiyor, çünkü Moradi
ona bambaşka bir şey katıyor, anladığı şekilde yorumluyor. Doğaçlama
kısmını açık bırakıp, bütün melodiler sarmal gibi birbirinin içine
geçsin istiyoruz. Ne Ehl-i Hakk melodisi olsun, ne Alevi melodisi
olsun, ne bağlama olsun, ne tambur olsun, mümkün olduğu kadar serbest
bir şeye dönüşsün istiyoruz.
“Companion”un kayıtlarını nerede, nasıl yaptınız? “Companion”
albümü 2006’da Antwerp’da verdiğimiz konserin kaydı. Orada Kayhan
Kalhor ve Erdal Erzincan’ın da katıldığı “Türkiye-İran Buluşması”
başlıklı bir turne yapmıştık. O kayıt, turnenin bizim çaldığımız
bölümünden oluşuyor. İranlılar iyi bir kayıda ya da konsere “bunda hal
var” diyorlar. Moradi bu konserde her şeyiyle, çalışla, söyleyişle,
başlangıcıyla, sonuyla bir hal oduğunu düşündüğü için basalım istedi.
“Bu hali stüdyoda tekrar yakalayamayabiliriz” dedi. Hal dediğimiz şeyin
içinde de kendini ifade etme gücü var. “Bu Dem”deki çalış stilimi
etkileleyen bir şey oldu bu.
Ehl-i Hakk’larda dem var mı? Var, ama cem sırasında değil. Günlük hayatta içiliyor.
Yasak değil mi İran’da? Yasak.
Ama herkes içiyor. Türkiye’de bulamadığın çeşitte her tür içkiyi her
tür ortamda bulma şansın var. Tahran’da ya da Kirmanşah’ta, her yerde,
gittiğim evlerde hemen soruyorlar: “Viski mi, şarap mı, bira mı” Bira
istersen, “Tuborg mu içersin, Efes mi, Carlsberg mi” Türkiye’de kimse
bana bu soruyu sormadı bugüne kadar. (gülüyor) Çok rahatlıkla içkiye
ulaşma şansın var. Genellikle Irak’tan kaçakçılar getiriyor. Moradi her
sene üzümünü alıp kendi evinde şarabını üretiyor. Dışarıda, kamusal
alanda tabii ki yasak, ama evlerde insanlar içiyor.
“Persepolis” filmindeki gibi ev baskınları olmuyor mu? Son
zamanlarda yokmuş. Jafar Panahi’nin “Crimson Gold” filminde şu vardı:
Polis parti verilen evlere girmiyor ama, partiden çıkanları kapıdan
alıp götürüyor. Ama benim bulunduğum ortamlarda kimsenin bir korkusu
yoktu. Çok avangard, çok uçuk parti ortamlarının olduğunu İran’da
herkes biliyor. Batı müzikleri çalınan çok sosyete, yazarların,
çizerlerin, sinema oyuncularının olduğu partilere de gittim, daha
geleneksel müzik yapan insanların evlerindeki partilere de gittim.
Hepsinde içki vardı. Hepsinde müzik vardı. İran partilerinde, eğer
yemekliyse, mutlaka kelle paça yapılıyor.
Moradi siyasi açıdan nasıl biri? Muhalif
bir insan. Bir zamanlar marksistmiş, sol harekete de bulaşmış. Ama
oradaki Ehl-i Hakk’lar buradaki Aleviler kadar siyasi hayatın içinde
aktif rol almamışlar. Moradi yaşça benden büyük, 57 doğumlu, ama onunla
arkadaş gibiyim. Oğulları benden küçük, onlar da kardeşim gibi…
Çalarken hepimiz bir aile, tek bir vücut gibiyiz.
Moradi, adının niye Ulaş olduğunu biliyor mu? Bilmez
olur mu Daha ilk gün tanıştığımda söylemiştim Ulaş’ın manasını. Ulaş
Bardakçı diye bir devrimci vardı ve “Che gibi biriydi” diye anlattım.
“Güzelmiş” dedi. “Üstelik Hacı Bektaş’lıdır” deyince daha da çok hoşuna
gitti. (gülüyor)
Söyleşi: Derya Bengi, Şahan Nuhoğlu Roll Dergisi, sayı: 131, Temmuz 2008