1945 yılında Erzurum'un Aşkale ilçesi Dallı köyünde dünyaya gelen Sağ, henüz 3 yaşında iken babasının değirmeninde tanışır müzikle.
Değirmen taşı ve su sesinin uyumu Arif Sağ'ın dinlediği ilk
orkestradır. 5 yaşında kavalla, 6 yaşında ise gramafon ve taş plaklarla
tanışır. Plaklarda duyduğu o ilk ses kendi müzik yaşamının
belirleyicisi olur. Yaşamını bu denli değiştirecek olan o ses Davut
Sulari'ye aittir. Bağlamayla 7 yaşında iken Erzincan'da 'Kumaş Dede'nin
dükkanında tanıştı. Burası öyle bir dükkandır ki bağrında Davut Sulari,
Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek, Aşık Beyhani, Kemter Yusuf vb.
yetiştirmiştir. 14 yaşına kadar aşıklık geleneğini öğrenip deyişler
söylemeye başlayan sanatçı, sonraki yıllarda İstanbul'a gelir ve
Aksaray Musiki Cemiyeti'nde Nida Tüfekçi'nin öğrencisi olur.
5
Mayıs 1996'da Almanya Cumhurbaşkanı Roman Herzog'un desteği ile Köln
Flarmoni Orkestrası ile Köln Flarmoni Salonu'nda verdiği konserle
Anadolu müziğinin batıya tanıtılmasına ciddi katkılar koymuştur.1996
yılında Köln Senfoni Orkestrası eşliğinde Erdal Erzincan ve Erol Parlak
'la birlikte Köln'de verdiği konser büyük ilgi görür ve yine aynı yıl
Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen özel ödülü alır. 21. 01. 2000 - 05.
02. 2000 tarihleri arasında, İspanya'nın ünlü flamenko gitaristi Toma
Tito ile Avrupa'nın 12 ayrı şehrinde konserler vererek bağlamanın yurt
dışında tanınmasını ve hak ettiği övgüyü almasını sağlamıştır.
Arif Sağ ASM'deki görevini sürdürmek ile birlikte
Avrupa'da halen konserler vermektedir. Çeşitli özel televizyon
kanallarında da görevler almaktadır.
Türk Halk Müziği sizin için ne ifade ediyor?
Aslında
ifadesi isminin açılımında var. Yani Anadolu ve Anadolu'nun işte belli
bir geniş alanda yani, işte Anadolu dediğimiz tabi bugünkü hudutları
Anadolu görürsen farklı bir şey ama bundan beşyüz sene altıyüz sene
önceki Anadolu'yu düşündüğümüz zaman onun hudutları farklı şey tabi. Ta
Azarbeycan'dan Irak'ın içlerinden, ta işte Avrupa'nın bir bölümünü
içine alan bir toprak parçası. Buradaki halkların buradaki insanların
üretmiş olduğu müziğin adı bence halk müziğidir, onların müziğidir bu.
Bugünkü gündemde Türkiye'de de işte halk müziğine baktığımız zaman
repertuvara baktığımız zaman, repertuvar bugünkü hudutlar içerisinde
yaşayan insanlara ait değil. Hudutlarımızın dışında da derlenmiş ama
adına yine Türk Halk Müziği diye adlandırdığımız bir dolu müzik parçası
vardır. Dolayısıyla demek ki biz halk müziği dediğimiz zaman büyük bir
toprak parçasını, büyük bir arazi bütünlüğünü, coğrafi bütünlüğünün
kültür yapısının halk tarafından özetlenişi, halkın geleneklerinin
üzerine oturtmuş olduğu müzik kültürü adına halk müziği diyoruz. Ben
halk müziğinin açılımından anladığım bu.
Türk Halk Müziğine ilginizin nedenleri nelerdir acaba?
Yani
orada tabi şey var, bir sürü neden var ama ana nedenlerden birisi öyle
bir yaşamımdaki belki bir dolu etkenler halk müziğine yönelişimi
gerçekleştirmiştir ama asıl ana nedenlerden birisi benim o kitlenin
içinden gelmem. Onlardan birisi olmam. Yani köy kökenli olmam.
İstanbul'a geliş nedenim yani bütün Anadolu'dan büyük kentlere göçün
ana sebebi ekonomik göç. Biliyorsunuz toprakların insanları çoğaldıktan
sonra o toprakların onlara yetmez olmasıyla başlayan bir süreçtir. İlk
adı işte gurbet diye adlandırdıkları işte gurbete gidiş, işte kışın
gidip büyük kentlerde çalışma, yazında gelip kendi çayırında tarlasında
çalışma geleneğiyle başlayan bir göç dalgası vardır. Giderek o gurbete
gidiş geliş süreci devamlılığa dönüşmüştür ve insanlar kendi
topraklarından kopup büyük kentlerde başka işlerde çalışarak
karınlarını doyurma gayreti içerisinde, gayesi içerisine girmişlerdir.
Bende onlardan birisiyim. Yani Anadolu'dan büyük kente gelmişim ama
gelirken de kültürümü birlikte taşıyarak getirmişim. Birinci neden bu.
Bir diğer neden de, işi kavradıktan sonraki süreçte Türk Halk
Müziği'nin ne denli önemli bir müzik olduğunu algılamamdan sonrada Türk
Halk Müziği'ne karşı ciddi bir tutkunluk başlamıştır bende. Bence
geleneği olan, anlatımı olan, dünyanın en özel, önemli müziktir halk
müziği.
Türk Halk Müziği'nin kültürümüzdeki yeri nedir acaba?
Türk
Halk Müziği'nin kültürümüzdeki yeri, biçimlenmeleriyle baktığımız zaman
orada ozanlık geleneğinin türküleri vardır, gurbet türküleri vardır,
ağıtlar vardır, kahramanlık türküleri vardır, isyan türküleri vardır
işte bir sürü şeyler vardır yani değişik değişik fonksiyonlardaki bir
anlatım biçimi var. Şimdi burada tabi şeyi düşünmek lazım, Türk Halk
Müziği tek başına bir şey değil yani birçok şeylerle birlikte bir
bütünü oluşturuyor. Yani şimdi örneğin şöyle bir şey söyleyeyim ben,
belli müzik türlerinde sanatçının düşüncesini aktarmak için seçtiği bir
yoldur. Ama Türk Halk Müziği'nde bu böyle değil. Halk müziğinde sanatçı
orada sadece bir görevlidir. Orada halkın istemi önemlidir. Dolayısıyla
Türk Halk Müziği halkın gazetesidir, yayın organıdır, efendime
söyleyeyim danışma yeridir, ne bileyim eğlendiği yerdir, ağladığı
yerdir, düşündüğü yerdir, okuldur. Türk Halk Müziği aynı zamanda kendi
bünyesinde barındırdığı halka bu görevleri de yapıyor. Yani Türk Halk
Müziği'ni böyle irdelediğiniz zaman ciddi bir eğitimci yanı var. Türk
Halk Müziği'ni yine izliyorsunuz haber yanı var. Yani buradan kalkıyor,
haber yolluyor, türkülerle haber yolluyor. İşte ne bileyim veyahut da
Türk Halk Müziği'de şey vardır mesela işte tabiatı irdeler.
Tabiatın
içerisinden bir dolu şeyi anlatır size. Ama mesela siz bir özel müzikte
bir özel bireyin yazmış olduğu müzik üzerine oturtulmuş sözlerde böyle
bir şeyi göremezsiniz fazla. Yani çünkü o kendi çapı kadar olaya bakar.
Hatta hatta olaya popülist anlamda baktığımız zaman bugün adına
çevrecilik dediğimiz, yaşadığımız yeri koruma anlamında, temizlik
anlamında ,işte ormanları, suları, denizleri koruma anlamında
baktığımız zaman bugün daha çok ileriye götürüldüğü halde siyasi
anlamda ileriye götürüldüğü halde, ekonomik anlamda bir sürü yatırım
yapıldığı halde sanatçıların aklına çevrecilikle ilgili bir tane oturup
şarkı yazmak gelmez. Ama halk müziğine döndüğünüz zaman ormanları,
tarlaları, çayırları, çiçekleri koruma adına binlerce türkü
yazılmıştır. Bu türkülerin bir çoğu sevilmiştir, türkülerin bir çoğu
hayatımızı yönlendirmiştir. Böyle baktığımız zaman Türk Halk Müziği'nin
halkın vazgeçemez bir iletişim ürünü olduğunu da görüyoruz. Bir eğitim
aracı olduğunu görüyoruz, bir başkaldırı silahı olarak görüyoruz, işte
Pir Sultanlar'da, Dadaloğulları'nda, Köroğulları'nda okuduğumuz
baktığımız zaman türkülerine birer kafa tutuş, birer hatta hatta daha
ileri gideyim birer tehdit unsuru gibi. Yaşadığı dönemdeki yöneticilere
o halka zulmeden veyahut da kötülük yapan, veyahut da kötülük yaptığına
inanan o günkü yapıya ve ya o günkü sisteme ciddi bir kafa tutuş
vardır. Ciddi bir tehdit vardır.
Hatta işte tarihe geri
döndüğümüz zaman görüyoruz, bu tip insanlar yani halkın sorunlarını
türküler ile dile getiren insanların bir çoğunun öldürüldüğünü
görüyoruz. Sistemler tarafından yok edildiğini görüyoruz. Bugünkü çağa
türküleri getirdiğimiz zaman bugünkü çağda da karşınıza türkülerde
bunlar var. Mesela muhaliflik diye bir geleneği siz her müzikte fazla
bulamazsınız ama muhaliflik diye bir geleneği bugün türkülerin
bünyesinde buluyorsunuz. Türkünün yapısında bir muhalifliği
hissediyorsunuz, bir karşı duruşu hissediyorsunuz, bir baskıyı
hissediyorsunuz. Yani eğer yönetim halkla çok böyle sevişmiyorsa, çok
böyle eğer barışık değilse türkülerin gündeme geldiğini görürsünüz.
Türkülerin hemen o gidişata müdahale ettiğini görürsünüz. O yüzden
türkülerin geneline baktığımız zaman, türküleri iyi algıladığımız zaman
bizim gibi insanların vazgeçilmez birer tutkusu, birer hastalığı haline
geliyor. Bende şahsen türküler bir tutkunun ötesine geçmiştir.
Vazgeçemeyeceğim bedenimin bir unsuru gibi, parçası gibi, beynimin bir
yarısı gibi duruyor türküler.
Derleme çalışmaları hakkında görüş ve önerileriniz nelerdir?
Aslında
tabi derleme önemli bir kavram. Derleme yapan insanın derleyici
özelliği olması gerekir bir kere, birinci kural budur. Yani derlediği
şeyi bilerek, neyi derlediğini algılayarak derleme yapması lazım.
Anadolu'da bir laf vardır: “Aradığını bilmeyen bulduğunu anlamaz” diye.
Çok önemli bir laf vardır. Şimdi derlemeciyi de böyle telakki etmek
lazım. Eğer derleyici hakikaten derleyeceği şeyin farkında ise, onu
algılıyorsa, biliyorsa derleme yapmalıdır. Yoksa herkes teybi alıyor
gidiyor derleme yapıyor bende gideceğim falan köyde adamlara
söylettireceğim kaydedeceğim derleme yapacağım mantığı ile yola
çıkılıyorsa bence yanlıştır bu. Çünkü derleme bir bilim istiyor, bir
bilgi istiyor, bir birikim istiyor, bir algılama istiyor, hatta hatta
biz bir zamanlar derlemeciliği şey yaparken, bir heyet tarafından
derleme yapılmalıdır. Bireyin derleme yapmasıda doğru değildir diye
düşünüyorum ben.
Çünkü birey aldanabilir. Birey her şeyi
bilmeyebilir ama siz onu bir heyet oluşturursanız, onun içerisine bir
edebiyatçısını, onun içerisinde müzikoloğunu, onun içerisinde tarih
bilimcisini, onun içerisinde coğrafya bilimcisini, yani eğer bir
derlemenin içerisinde hangi unsurlar varsa, neler mevcutsa yani bir
psikolog olması gerekiyor, öyle bir heyet tarafından derlemeler
yapılırsa sıhhatlidir. Ben tercihimi ondan yana kullanırım. Ama bu
yoksa en azından ya çok gelenekçi bilgiye sahip olması gerekiyor
veyahut da bir akademik birikime ve yahut bir öğretiye sahip olması
gerekiyor. Yani öğrenci, konservatuar bitirdim ben cebimde de
konservatuar diploması var, ben giderim derleme yaparım. Şimdi bu çok
doğru durmuyor. Bu düşünce çok doğru değil. Derleme yapmaya inanmak
lazım. Derleme yapmanın koşullarını iyi algılamak lazım. Derleme
yapacağın yeri iyi tespit etmen lazım. Derleme yapacağın yerdeki insanı
iyi tespit etmen lazım. Derleme sonuçta bir tespittir. Orada alınmış
müzik parçasını teybe aldıktan sonra onu notasyona dökeceksin. İşte
orada çok yetenekli olması gerekiyor. Orada çok bilgili olması
gerekiyor. Yoksa alırsınız, getirirsiniz ama tespit etmede yanlış
şeyler yaparsınız bu sefer o sizin derleme yaptım diye zannettiğiniz
şey yarın ilerideki tarihe gelecekteki inanlarımıza, çocuklarımıza
yanlış aktarılır.
O açıdan çok hassastır. Derleme yapmayı bir
görev saymak lazım. Derleme yapmayı bir hizmet olarak düşünmek lazım
ama çağımızda maalesef bunu da net diyemeyeceğim çağımızda derlemecilik
giderek bir telif hakkı bir teliften para kazanma maksadı taşımaya
başlamıştır. Dolayısı ile eline teybi kapan bu nedenden dolayı derleme
gayreti içerisine girmişlerdir. Bir kere niyet kötü. Ben öyle
düşünüyorum. Burada niyet kötü. Çünkü çok açık söylemek lazım
derlemecilik zaman içerisinde bu niyetten dolayı hırsızlığa da
dönüşmüştür. Derledikleri parçaların, orasını burasını değiştirerek
işte kendi malıymış gibi sunmaya başlamışlardır. Bunu örnekleri var,
bir sürü var. Herkes biliyor eğer gidip şeyde MESAM'da bir araştırma
yapılırsa böyle bilinçli bir araştırma yapılırsa oradaki listeleri bir
böyle önüne alıp incelediğin zaman ne kadar hırsızlık, ne kadar
sahtekarlık, ne kadar başı boşluk yaşandığını çok rahatlıkla
görebilirsiniz ve bunları yapmamak için ben sizlere genç kuşağa bilgi
birikimi olan niyetinin iyi olduğuna inandığım genç kuşağa bu görevleri
birlikte yapma önerisini aslında getiririm. Yani bireysellikten
çıkartmanın doğru olduğuna inanıyorum.
Oturup birlikte kafa
kafaya vererek, bu hassas bir konudur çünkü bu işleri birbirlerini iyi
algılayan, birbirlerini iyi tanıyan en azından birkaç arkadaşla bu
işlerin yapılmasının doğru olduğuna inanıyorum. Çünkü sonuçta eğer
orada bir yanlışlık yapılırsa birbirinizin yanlışını düzeltirsiniz diye
düşünüyorum ben. Çünkü bizde geleneğimizden kaynaklanan bir
kıskançlıkta vardır. Bir birimizin yaptığı şey eğer doğru bile olsa ona
çamur atma geleneğimiz de vardır. “Ya toplamış ama iyi değil” falan,
“yahu yanlış yapmış”, veyahut da “arkadaşı tanıyorum onun müzik bilgisi
işte derleme yapmaya, bunların notalarını yazmaya işte yetmez” gibi
laflar da edilir. Bu lafların tümünü ortadan kaldırabilmek içinde
birlikte çalışmanın doğruluğuna inanıyorum. Eğer böyle bir yöntem ile
derleme yapılırsa itirazım yoktur ama biraz önce dediğim koşullarda
rant için, telif rantı için, işte bilmem ben yaptım oldu mantığından
yola çıkarak eğer böyle şeyler yapılıyorsa doğru değil diye
düşünüyorum.
Türk Halk Müziği'nin günümüzdeki sorunları sizce nelerdir ve bu sorunlara çözüm önerileriniz ne olabilir?
Sorunlardan
birisi, baş sorun bu. Şu anlattığım olay bence birinci sorun. Eğer
buradan başlarsak soruna yani derleme olayından başlarsak halk
müziğinin büyük bir sorununu çözmüş oluyoruz. Bir diğer sorun, halk
müziğinde sanatçının tutuculuk yapması. Muhafazakarlık demiyorum bakın
yanlış anlaşılmasın. Tutuculuk dediğim şudur: Gelişmeyi önleyici
tutuculuk. Şimdi bir şeyi korumak başka bir şeydir, koruduğunuz şeyin
anlaşılır hale getirilmesi, evrenselleştirilmesi, çağdaş dünyaya takdim
edilişi farklı bir şeydir. Biz zaman zaman bu iki şeyi birbirine
karıştırmışızdır. Çağdaşlık adına bozmuşuzdur. Koruma adına da
bağnazlaşmışızdır. İkisi de tehlikeli. Aslında buradaki amaç,
koruduğunuz şeyi iyi sunmak, iti bir vitrine koyup, iyi
anlatabilmemizdir. Koruduğumuz şey o. Şimdi örneğin, bir örnek vereyim
burada Muharrem Ertaş'ın okumuş olduğu bir “Ay Dost” bozlağını muhteşem
bir eser olarak görmek ve onu korumak lazım diye düşünüyorum. Ama onu
aynı zamanda da sunmak gerekli. Dünyaya da tanıtmak gerekli.
Orada
işte bu tanıtımdaki ustalık önemli. Bence nasıl tanıtacağız onu? Şimdi
onu eğer bir sanatçıya okutturacaksam ben, şurada korumacıyımdır eğer
Muharrem Ertaş'a yakın okuyabiliyorsa birisi, onu deşifre edebiliyorsa
türküyü hakikaten o ideallerin içerisinde seslendirebiliyorsa bu doğru
bir harekettir. Yok seslendiremiyorsa, beceremiyorsa sadece tanıtım
adına o parçayı kafasını gözünü parçalayarak yanlış bir üslup ile,
yanlış bir duygu ile, yanlış bir ifade ile, altına da işte diyelim
Muharrem Ertaş'ın çalmış olduğu bağlama mütevazi bir bağlamadır. Şimdi
o mütevaziliği ortadan kaldırarak oraya virtiozite gösterileri, oraya
büyük orkestralar oturtup oraya ne bileyim büyük aranjeler yaparak biz
bunu böyle yaparsak biz bunu dünyaya tanıtırız mantığından yola
çıkarsanız, bence doğru değil. Doğrusu bence orada şudur. Doğrusu evet
yine aranjeler yaparak, yine büyük orkestralar çalarak buralara itiraz
etmiyorum, virtiozite içerisinde olabilmelidir, bunların hepsi
olabilmelidir ama bir şeyide korumalıyım orada, oda nedir: Orijine
yakın okuyabilmek, yorumlayabilmek. Bütün bu gelişmişliğin üzerine o
orijini oturtturabilmektir.
Eğer biz o orijini bu gelişmiş, bu
büyük çabanın, bu büyük çalışmanın üzerine orijini oturtamazsınız işte
o gün siz dünyaya sunmaya çalıştığınız şey Muharrem Ertaş'tan alıp
dünyaya sunduğunuz şey değildir. Muharrem Ertaş'tan alıp, bozup,
yozlaştırıp sunduğunuz şey olur. Şimdi burada şunu yapmamak lazım
bence. Bir şey yapma adına türkülerimizi bozmamak lazımdır. Bir şeyler
yapma adına türkülerimizin altına gereksiz şeyleri doldurmamak lazım.
Bir şey yapma adına türkülerimizi piyasa ağzı dediğimiz, arabesk ağız
dediğimiz, arabesk tavır dediğimiz bir yumuşatma bir onu yayma, ne
bileyim onun üzerine ağdalı bir üslup oturtturmaktan kaçmamız gerekiyor
diye düşünüyorum. Çünkü bunu niye söylüyorum, sebebi şu. Türkülerde acı
vardır ama zavallılık yoktur. Bunun altını çizerek bir daha söylüyorum,
acı vardır, üzüntü vardır ama türkünün akışı içinde zavallılık yoktur.
Yalvarmak yoktur türküde. Türkülerde kafa tutuş vardır, sinirlenmek
vardır, kızmak vardır, sorgulama vardır ama terbiyesizlik ve
ahlaksızlık yoktur. Yani kolay yolu seçmez türkü. Türkü denilmesi
gereken şeyi belirli bir edep çerçevesinde, belirli bir ahlak çerçevesi
içerisinde söyler. Ama biz türkülerimizi alıp eğer bu ifadeden
yoksunlaştırır, başka bir ifadeye sokarsak türkünün anlatım ifadesini
öldürmüş oluruz. Niye öldürmüş oluruz, şimdi bir insanın hem
üzüntüsünü, hemde kızgınlığını anlatması çok önemli bir şey. Hem üzgün
olduğunuz şeyi anlatıyorsunuz, hemde üzgün olduğunuz şeye kızgınlığınız
vardır. Şimdi türkü böyle bir şey. Türküde bu ikisini de yan yana
görüyorsunuz. Üzüntü ağlamak değildir türküde. Kızgınlıkta kalkıp
hakaret etmek değildir, küfretmek değildir. Bu ikisini öyle bir
dengelemiş ki... İşte bu Dadaloğlu'nda vardır, bu Köroğlu'nda vardır,
Pir Sultan'da vardır.
Bu
türküleri okuduğun zaman bunların ikisini beraber yaşıyorsun. Şimdi o
türkülerdeki ifadeyi alıyorsun, kendi bireysel ifadenmiş gibi, bir
bakıyorsun oradaki kızgınlığı müthiş şekilde böyle, pervasız bir
biçimde kızgın adam ifadesi ile o türküyü söylemeye başlıyorsun. Bu
doğru değil. Bu amacı aştı. Türküyü özünden çıkarttın başka bir yapıya
soktun. Tam tersi oradaki acıyı, oradaki üzüntüyü alarak türküyü
yorumladığın zaman yine olmadı, yine bozdun. Niye, çünkü o arada da
türkünün kafa tutuşunu, itiraz etme hakkını elinden aldın. Türküyü
zavallı bir hale dönüştürdün. Ağlayan, üzgün, çaresiz bir adamı anlatan
bir türkü biçimine dönüştürdün. Bunlar bir sanatçının çok dikkat etmesi
gereken şeylerdir. Çok hassas durumlardır bunlar. Şimdi zaman zaman biz
dostlarımızla arkadaşlarımızla bunları tartışırken zaman zaman derler
ki “Allah Allah yahu sen çok önemsiyorsun bu işi. Böyle bir çaptan
nasıl bakıyorsun bu şeye? Sanki bir siyasi yapıdan bahsediyormuşsun
gibi. Sanki bilmem bir neden bahsediyormuşsun gibi bakıyorsun. Bu, bu
kadar böyle büyük çerçeveden bakılması gereken bir şey mi?” diye zaman
zaman bana soru sorarlar.
&Şimdi tabi ki bu kadar büyük
çerçeveden bakılması geren bir şey. Sen on bin yıllık veyahut da
bilebildiğimiz yakın tarihimizde beşbin yıllık yedi bin yıllık bir
birikimi, bir kültür birikimini ve o kültür birikiminin elimize ulaşana
kadar ne kadar değişimlerden geçerek elimize gelen böyle bir yapıyı bu
kadar büyük çerçeveden nasıl görüyorsun diye sorduğun zaman bir kere
bence soruyu soran adam yahu ben böyle bir soruyu sormalı mıyım,
sormamalı mıyım diye düşünmesi gerekiyor. Yahu sen beş bin yıllık
birikime küçük çerçeve gibi bakıyorsan eğer, benim sana anlatacağım bir
şey yok. Ama sen beş bin yıllık bir kültür birikimini, bir kültür
tarihini tabi ki çok ciddiye alıp çok geniş çerçeveden bakman lazım.
Çünkü o zaman elimizdeki malzemeyi o zaman anlatırız. O zaman onun neye
yaradığını anlatırız. İşte o geniş çerçeveden baktığın zaman o türkünün
içerisinde acı ile kızgınlığın nasıl yan yana geldiğini, bir melodi
içerisinde, bir müzik melodisi içerisinde ikisinin de nasıl ifade
bulduğunu o zaman anlarız. Ama benim baktığım o geniş çerçeveden
bakmıyorsan tabi onu göremezsin. Ayrıca vallahi o çerçeveden bakmak pek
kolayda değil. O çerçeveden bakmanın da şeyi vardır yani. Onunda bir
bedelini ödemişliğim var. Oda bir çalışma sonrası, bir dikkat sonrası,
bir bu işe ilgim ve alakamın dozu ile ilgili bir şeydir. Algılamakla
ilgili bir şeydir. Kamuoyuyla, yani o türkülerin sahipleriyle senin
arandaki diyalog ile ilgili bir durumdur.
Zaten sen eğer
bunları kuramamışsan sen eğer bu bilgi birikimin gelişmemişse olaya
sadece sıradan şiirler ve melodi olarak bakıyorsan, sadece bir türkü
olarak bakıyorsan zaten bu geniş çerçeveden bu olayı görmen mümkün
değil. Her adam da bu geniş çerçeveden bakamaz olaya. Bu da kolay
değil. Ama bu nedir, eğer bizim müziğimiz varsa, halk müziğimiz varsa,
onunda bir takım kadroları varsa, bu kadroların içerisinde birileri
icraat yaparken, birileri ne bileyim eğitim yaparken, eğitim verirken
ama birileri de bu çerçevelerden bakmayı da öğrenmelidir. Yani bu şeye
benziyor. Siz bir sinema filmini sadece bir tane güzel kadın, bir
yakışıklı erkekten, iki tane kötü adamdan ibaret olmadığını
bilmelisiniz. Orada senarist vardır, orada hikayeyi yazan vardır, orada
yönetmen vardır, orada ışıkçı vardır, orada fotoğrafı çeken,
çerçeveleyen kameraman vardır, bir sürü şey vardır. Vardır vardır
vardır orada daha sonra bunların hepsi bittikten sonraki montaj
masasındaki müthiş bir çalışma vardır, seslendirme vardır, var oğlu
var. Bütün bu tümceleri bir araya getirdiğin zaman o perdedeki o
fotoğrafı böyle geliştiriyorsun. Tek başına değil o fotoğraf orada.
Seyretmesi kolay ama o yapılırken oraya neler verilmiş o zaman
anlıyorsun. Şimdi aynı şeyi getir Türk Halk Müziği'ne uygula, Türk Halk
Müziği'nde ben hem rejisörüm, hem oyuncuyum, hem montajcıyım, hem
sinemacıyım, böyle bir şey olur mu?
Burada da tabi ki birileri
icraatçi olacak, birileri talebe olacak, birileri öğretmen olacak,
birileri bir şey olacak ama birileri de danışılan insanlar olacaktır.
Yani birilerine gidip danışacaksın, diyeceksin ki yahu ben şey
yapıyorum da burası doğru mu, yanlış mı, bu türkünün sözleri hakikaten
doğru mu? Veyahut da bu türkünün sözlerini falan ozanın olduğunu iddia
ediyorlar acaba doğru mu diye birilerine soracaksın, araştıracaksın.
Bunlar ayıp şeyler değil ki. Bunlar yapılması gereken şeyler. Ama sen
bunların hiç birisini yapmadan, bunların hiç birisini düşünmeden, hiç
birisiyle ilgili hiç bir davranışta bulunmadan “Ee bende o çerçeveden
baktım mı görürüm. ” Yahu göremezsin. Bu modern resme benzer. Dünyanın
en büyük ressamlarının çizmiş olduğu resimleri, eğer resim geleneği
yoksa, resim algılaması yoksa, sanata o çerçeveden bakamıyorsa karalama
olarak bakar o dünyanın en ünlü resmine, öyle değil mi? Ona bakar, “Aaa
hiçte insana benzememiş” diye onu bir karalama olarak görür. Bu
mantıktan yola çıkarsak Abidin Dino'nun hiç bir resmini ele almamamız
gerekir. Aaa insanlarıda yamuk-yumuk çizmiş diye tenkit edip bir kenara
atmak lazım.
Şimdi orada işte o resmin resim olduğunu, o
resmin büyük bir kalite taşıdığını o resme bakmasını bilerek anlarız
ancak. O resme bakmasını biliyorsak o resim hakkında böyle olumsuz
yorumlar yapmayız. Şimdi Türk Halk Müziği'ne de geniş bir çerçeveden
bakmasını bilen insan Türk Halk Müziği'nin ne anlama geldiğini, neyi
ifade ettiğini o çerçeveden çok rahat görür. Ben bütün bu anlatılanları
oluşturabilecek büyük bir Türk Halk Müziği ordusu istiyorum işte. Ben
ordu istiyorum derken olay budur. Yani bu kişiler ile, bireyler ile
çözülecek, bireyler ile tarihimizi yarınlara taşımamızın mümkün
olmadığı kastından söylüyorum. Onun için ısrar ile eğitim diyorum. Onun
için birileri bana saldırsa bile eğitimli çocukları koruyun diyorum.
Çünkü eğitime ihtiyacımız var. Bu anlattıklarımı ancak eğitimli
çocuklar çözer, ancak eğitimli çocuklar algılar ve yarınlarda da bu
anlattıklarım benim doğru olmayabilir, benim düşüncelerim olabilir, ama
bu anlattığım şeylerin içerisindeki doğruları yine eğitimli çocuklar
anlar. Hiç olmazsa cımbız ile o doğruları çeker çıkartır ve o
doğrularla yarınlara doğru adımlar atar diye düşünüyorum.
Günümüz teknolojisinin Türk Halk Müziği'ndeki etkileri nelerdir?
Yani
salt Türk Halk Müziği'nde değil tabi o. Türk Halk Müziği'nin bence öyle
bir sorunu yok. Niye yok biliyor musun? Bunun cevabını çok kısa
vereyim. Dün haberleri turnalar ile gönderen halk bugün posta treni ile
gönderiyor, uçak ile gönderiyor. “Gökte uçan uçan teyyare selam söyle o
yâre” diyor. “Geçmişte de turnalar benden yâre selam söyleyin” diyordu.
Bir şey değişmiyor. Teknoloji onun duygusunu falan götüremez. O sadece
isim değişikliğinden başka bir şeye uğratmaz. Anlatabildim mi? Yani
turnanın yerine teyyareyi koyar, yarında tayyarenin yerine uzaktan
görüntülü telefonu koyar,bir şey değişmez yani. İfade, maksat, niyet
değişmez. Niyeti değiştiremezsin. Şimdi o çok uzun bir süreçtir. Yani
insanların bir dakikada saçını sarıya boyayabilirsin ama onun
genlerindeki esmerliği öyle iki günde değiştiremezsin. O kolay değil.
Kültürüde böyle bir şey görmek lazım. Hele hele halk müziğini öyle
Mehmet Efendi'nin Ahmet Efendi'nin keyfi için yapılmış müzikler gibi
telakki etmemek lazım. Bir geleneğin, bir yaşanmışlığın, ürünleridir
bunlar. Öyle bugünden yarına iki günde değiştirilmesi mümkün değildir.
Elemanlar değişebilir, içerik değişmez.
Müzik okullarının, müzik dershanelerinin yeterliliği hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Şimdi
buda tarihi alt yapısı ile ilgili bir şey. Şimdi Türkiye'de müzik
okulları diye baktığımız zaman olayı gerçekçi bir yere oturtturmak
lazım. Şimdi cumhuriyet öncesi, cumhuriyet sonrası diye de ciddi bir
bakış olması gerekiyor. Çünkü cumhuriyetten önceki yaşam, sanata bakış
cumhuriyetten sonraki yaşam farklı. Cumhuriyetten sonra gelişen,
çağdaşlaşan bir Türkiye amaçlamak, işte evrensel boyutlara yükseltmek
kültür yapısını bilmem neyini, işte etnik yapısını, sosyal yapısını,
işte bireyin özgürleştirilmesini falan bunların hepsini biz şeyden
sonra görebiliyoruz. Cumhuriyetten sonra görebiliyoruz. Cumhuriyetten
önce böyle bir resim yok. Yani elimize geçmiş böyle bir resim yok.
Böyle bir anlatım da yok. Şimdi geleneği olmadığı için mesela müzik
okulları “Ya ne gereği var?” Müziğinde okulu olur mu?” diye.
Böyle
bakılmıştır. Buna parlamento da böyle bakmıştır. Buna milletvekilleri
de böyle bakmıştır. Koca koca işte genel müdür olmuş, bilmem ne olmuş,
bir yerlere gelmiş işte, Türkiye'nin işte bu yönetici kadrosu, işte
müdüründen tut bilmem neyine kadar olaya sadece eğlendirici, işte olsa
da olur olmasa da olur, “Yahu çalgı çalmanın da okulu mu olurmuş” falan
gibi böyle aşağılayarak yok böyle şeyden, uzaktan bir bakışla bir yere
kadar getirilmiş ama giderek bu işin böyle olmadığını, dünyanın bu işi
böyle yapmadığını, dünyada müzik okullarının olduğunu, dünyada müzik
eğitimine çok ciddi önem verildiğini öğrendikten sonra Türkiye'de müzik
okulları açılmaya başlamış. Yani düşünebiliyor musunuz Türkiye'de
tarihinde bir tane müzik okulu açılıyor İTÜ Türk müziği Devlet
Konservatuarı adı altında 75 senesinde. Böyle müthiş bir geç kalış ile,
müthiş bir vurdum duymazlıkla bir müzik okulu açılıyor Kültür
Bakanlığı'na bağlıyorlar onuda üstelik. Yani böyle garip bir şey. İşte
Kültür Bakanlığı'na bağlıyorlar, işte Kültür Bakanlığı'nın bakışı
açısında bilmem ne oluyor sonra Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanıyor,
ondan sonra YÖK'e bağlanıyor falan böyle bir süreç. Şimdi sonuçta
tarihi sürecine baktığımız zaman otuz sene öncesinin, bundan otuz sene
önce bir okul, bir müzik okulu Türkiye'de açılmış. Şimdi bu müzik
okulunu yönetenlerini veya bu müzik okulundan mezun olmuş çocukları
fazla eleştirme hakkına sahip değiliz bence.
Çünkü çok kısa
bir dönem. Bir kültür okulu için çok kısa bir dönem. Bu kısa dönemdeki
gelişmeyi başarısızlık, başarı, veyahut da iyi niyet, iyi niyetsizlik
gibi yorumlamak bende çok adil durmuyor. Çünkü bu bir geç kalmışlığın
aslında hataysa da geç kalmışlığın bir ürünüdür. Eğer burada
başarısızlık var ise, burada bir hoşnutsuzluk dönüyor ise bence bu da
geç kalmışlığın ürünüdür diye düşünüyorum. Çok geç kalmıştır ve biz
bunun yerini ne yapmıştır biliyor musun? Bunun yerini özel cemiyetler,
tarih boyunca özel cemiyetler böyle özel keyifleri için insanları bir
araya toplamıştır, işte müzik çalışmaları yapmışlardır, beraber işte
çalmışlardır, söylemişlerdir falan böyle bir gelişmeler vardır. Halk
müziğine baktığım zaman işte Osman'lı dönemine geri dönüyorum,
tekkelerde. İşte Alevi tekkelerinde, Bektaşi tekkelerinde, işte
Nakşibendi tekkesinde öbüründe, müzik çalışmaları. Böle o tür yerlerde
yapılıyor. Veyahut da müzik çalışmaları Osmanlı'nın sarayının
içerisinde, Osmanlı'ya zevk-i sefâ sunan, Osmanlı'yı mutlu eden bir
müzik çalışması var. Ama halkın müzik kültürünü yükseltelim, büyütelim
diye devletin böyle bir gayreti yok. Böyle bir eğitim sistemi yok. Ta
işte dediğim gibi Atatürk'ün bir takım gayretleriyle falan
konservatuarlar kuruluyor fakat batı eğitimi veriliyor. Batı Müziği
eğitimi veriliyor, katiyetle Türk Müziği'ni oralara sokmuyorlar.
Türküleri-mürküleri “Bunlar tezek kokuyor, bunları çalar mıyız ” falan
gibi laflar ediliyor.
Yani ondan sonra hiç hâlâ daha mesela o
mantıkla yetişen insanlara de ki “Şu kemanınla hele şu parçayı bir çal.
“Benim kemanım kirlenir”der. Hâlâ daha o kafayla olan adamlar var bu
ülkede. Halk müziği parçalarını çalmazlar. Hâlâ daha öyle okullar
vardır işte İstanbul Erkek Lisesi vardır. Gidin orada müzik
çalışmalarına diyin ki “Bir tane türkü neden çalmıyorsunuz?” Yüzünü
buruşturur onu ilkellik olarak, onu gericilik olarak size anlatırlar.
Bunların hepsi var. Şimdi buna rağmen bir şey. Onun için buna rağmen
ben konservatuarı ben benimsiyorum. Hiç olmazsalardan birisidir
konservatuar. Hiç olmazsa böyle bir başlangıç noktası vardır. O zaman
biz bu konservatuarı korumalıyız. Her şeyi ile korumalıyız. Çünkü
yarınlara kültürümüzü, müziğimizi bize öğretecek, çocuklarımıza
öğretecek bundan başka da kurum yok. Bu kurumu da korumalıyız diye
düşünüyorum. Bunun ötesinde çok büyük bir son on-onbeş yılda müthiş bir
dershane açılma furyası vardır. Halk müziği ile ilgili çok önemli.
İstanbul'da benim bildiğim yüzün üstünde galiba bağlama, ben
bilemiyorum tabi fazla ama. Ankara'da öyle, İzmir'de öyle. Her tarafta
var, başka söyleyeyim; Köln'de var, Bremen'de var, Berlin'de var,
Hamburg'da var üç dört tane, efendime söyleyeyim; Almanya'nın
şehirlerinde ve Avrupa'nın diğer şehirlerinde de halk müziği okulları
açılmıştır, çok enteresandır. Böyle bir gayret ile yapılıyor fakat
burada da şöyle bir sakınca var bence, tabi bu tam bir eğitim olmadığı
için, dershane ile talebenin arasındaki ekonomik ilişkiye dayalı bir
durum olduğu için burada eğitimcinin değil, öğrenmek isteyenin daha
böyle baskın olduğu dikkat çeker. Yani “Talebeyi fazla sıkmayayım
kaçmasın” mantığı vardır orada. Hep vardır, hep böyledir..
Talebeyi
fazla sıkarsan kaçar. Şimdi talebeyi fazla sıkmayayım kaçmasın mantığı
yeterince eğitmiyorsun anlamına gelir o. Çünkü yeterince eğittiğin
zaman sıkılır diyorsun. O zaman ne yapıyorsun sen? Yeterince
eğitmiyorsun, çok az bilgi, para kazanmak adına hizmetmiş gibi sunan
böyle özel dershane durumuna dönüşmüş bu. Hizmetin büyük kesimini de
orası veriyor. Şimdi aslında bunların hepsini dünyanın her yerinde
başkaları da yapıyor. Mesela Hollanda'da böyle özel çalışmalar var.
Özel dershaneler var. Özel kurslar var. Devlet destekli ama, devlet
köstekli değil. Bizde devlet bu tür yerlerden para kazanmaya çalışır.
Gelir bizi sömürür. İşte para vereceksin, taleben varsa on alıyorsan
bana da ver. Ama öbür ülkelerde bu böyle değil. Devlet ayrıca para
verir oralara. Ciddi paralar verir. Kültürü yaşatıyorsunuz. Bizde de
kösteklerler. Para-mara vermezler. Bırak para vermeyi, para istemiyoruz
zaten. Bizim buradaki hareketimizi kısıtlarlar. Ben mesela bu
dershaneden(ASM) ben yıllardır, bunu açıklamamın da hiçbir zararı
yoktur, ben yıllardır buradan zarar ediyorum. Yıllardır ben cebimden
para koyuyorum buraya. Ama dışarıdan bakıldığı zaman “Oh bir sürü
talebe var, aman Arif Hoca'da ne para kazanıyor” falan gibi. Ama her ay
bir kaç bilmem şu kadar para dershaneye cebimden gider benim.
Hoca
parasıdır, buradaki personel parasıdır, çalışanların parasıdır, kira
parasıdır, şudur budur, devlete verdiğin rüşvet parasıdır. Çünkü ben
onu rüşvet olarak görüyorum. Kazanmadığım şeyin vergisini benden
alıyorsan o rüşvettir. Anlatabildim mi? Şimdi o zaman ben burada nasıl
hizmet vereceğim? İşte biraz önceki mantık. Fazlada sıkarsam kaçar. O
zaman “Yahu bırakın talebeler kendi gönlünde nasıl istiyorlarsa öyle
bir eğitim yapsın” dersiniz ondan sonrada işte, sonra arkasından oturur
ahkâmlar keseriz. “Efendim yetersiz eğitimler veriliyor”, “yetersiz
bilmem neler yapılıyor”. Yeterli eğitimin koşullarını yaratamadığın
zaman tabi ki yetersiz eğitim vereceksin. Halk müziği ile ilgili özel
dershanelerin olması gerekir, ama devletin bu dershaneleri desteklemesi
gerekir. Benim görüşüm bu.
Peki kimlerden etkilenip, kimleri etkilediğinizi düşünüyorsunuz?
Benim
müzik yaşamımda üç tane adam vardır. Üç adamın etkisinde kalmışımdır,
iyi ki de kalmışım. Bunlardan birisi Davut Sulari'dir, birisi Ali Ekber
Çiçek'tir, birisi de Nidâ Tüfekçi'dir. Ben üçünün etkisi altında
geliştim. Üçünden Arif Sağ'ı yarattım. Yani tabir-i caizse olay budur.
Siz Arif Sağ'ın çalmasında, saz çalmasında zaman zaman Ali Ekber
Çiçek'i bulabilirsiniz, zaman zaman Davut Sulari'yi yakalarsınız, zaman
zaman çok büyük bir ağırlığı ile Nidâ Tüfekçi'yi yakalarsınız. Ama O'da
değil, ama O'da değil falan diyede şeyiniz, tereddütleriniz vardır.
Çünkü orada, bu ikisine olan, üçüne olan saygım, üçüne olan vefam hiç
azalmamıştır. Hiç inkârda etmemişimdir. Hayatım boyunca hep
söylemişimdir, hep söylemeye de devam ediyorum, iyi ki bu üçünü baz
almışım. Daha yanlış şeyleri de baz alabilirdim diye düşünüyorum ve
geriye dönüp baktığım zamanda, hayatımdaki bu üçlü önemini de koruyor.
Bende de koruyor, bir bakıyorum halkta da koruyor önemini.
Yani
şimdi bir Nidâ Tüfekçi'yi böyle bütün, herşeyi ile ele aldığınız zaman,
kim ne düşünürse düşünsün, kimsenin ne düşündüğü beni pek de
ilgilendirmiyor ama böyle bir baktığın zaman müthiş bir ağırlıkla karşı
karşıyasınız, değil mi? Yani böyle elde taşınması güç, zapt etmesi güç,
böyle bir kişilik Nidâ Tüfekçi. Ama bağlamayı eline alıp çalmaya
başladığı zaman müthiş bir duygu yüklü kişiliğe dönüşüyor. O adam, o
zapt edilmez adam bağlama çalmaya başladığı zaman birden bire böyle çok
masum bir bebek, masum bir çocuk durumuna dönüşüyor. Ben şaşırırdım o
zaman. Nidâ Tüfekçi ile ben 1961'de tanıştım. 61'den biz hocamızı
kaybedene kadar ki süreçte birlikte yaşadık ve bu iki ayrı Nidâ
Tüfekçi'yi hep hayretler içerisinde izlemişimdir. Birisinde zapt etmen
mümkün değil böyle, çok sert otoriter bir adamama diğer tarafında
bağlamayla tutuştuğu an yan yana geldiği zaman masum bir bebek. Her an
ağlayabilmesi mümkün bir şey, bir gariban. Öyle diyeyim yani. Belki şey
bulamıyorum, kelime bulamıyorum anlatmaya. Öyle müthiş bir duygu
yüklenirdi Nidâ Tüfekçi. Şimdi aynı şeyi Davut Sulari için de söylemek
mümkün, aynı şeyi mesela Ali Ekber Çiçek için söylemek mümkün.
Yaşamımda onların oluşu, bence tesadüf değil, bence o yaşlarda seçim
yapmasını iyi becermişim diye düşünüyorum. Daha başka şeyler,
başkalarını da beğenebilirdim. Daha böyle popülist de davranabilirdim o
yaşlarda ben. Ama iyi seçim yaptım. Şimdi o üçgeni hayatıma
endekslerken tabi o üçgenin bakış açısı da bende oluşmaya başladı. Yani
müziğe bakış, folklore bakış, efendime söyleyeyim dünyaya bakış,
siyasete bakış, neye bakarsanız bakın. Yani sonuçta o yanımı da
etkilemiştir bunlar.
Buda, ben bir şeyi daha doğru yaptı diye
düşünüyorum o da, biliyorsunuz sanatta şey vardır, bizde yok gerçi, biz
bunu anlayamıyoruz, biz bunu birazda zayıflık olarak düşünüyoruz
hâlbuki dünya böyle değil, atölyecilik diye bir şey vardır. Siz güzel
sanatların her kolunda atölyecilik vardır. Atölye nedir? Atölye dediğim
zaman bir ekolün okulu bitirdikten sonra bir ekolün yanında, ekollüğünü
tartışamadığın bir ustanın yanında, gidip pratik kazanmaktır. Yani
gidip bir ressamın atölyesinde resim çizmesini okulda okulda öğrendin
ama resme hayat vermesini gidip o ustadan öğrenilmelidir. Şimdi bu
müzikte de böyledir. Ama bizim ülkemizde maalesef bunları anlattığımız
zaman tuhaf tuhaf bakıyorlar. Ben bu üç ustanın, üç ekolün atölyesinden
çıktım. Bu çok önemli benim için. Onun içinde benim halk müziğine
bakışım durağan değil. Devamlı değişimden yanayım ben. Ben onu bir ilke
edinmişim ama değişim, benim anladığım değişim yozlaşarak değişim
değil. Gelişerek değişimden yanayım ben..
Çünkü yozlaşarak gelişmez. Yozlaşarak geriye gidilir. Şimdi baktığım
zaman yaşama Nidâ Tüfekçi'de böyle bir şey yanı vardı hep öyle
zannederlerdi,tutucu, bilmem ne falan, görüntüsü odur. Ama bağlamayı
eline alıp çalmaya başladığı zaman işte tutucu bir adam çalışı değil,
değil mi? Alabildiğine gelişmiş, alabildiğine ilerlemiş, bağlamanın,
efendim, klavyesini ciddi anlamda kullanan bir adam. Şimdi siz bu adama
“Aaa çok muhafazakâr, çok gelenekçi, çok bilmem ne. Ta bundan işte yüz
sene önceki falan adamın dım-dımı ile uğraşıyor” diyebilir misiniz?
Diyemezsiniz. Bağlamasında ateş çıkardı, böyle çalardı. Şimdi bu ne?
Buda Nidâ Tüfekçi'nin gelişmişliği çok rahat sergilediği tutumudur.
Duruşu budur. Bende de vardır, bende muhafazakâr yanlarım vardır ama
ben bağlamanın ilerlemesini engeller miyim hiç? Yani der miyim
“Bağlamayı ben ne kadar çalıyorsam herkeste o kadar çalsın.” Veyahut da
“Ölçüsü şudur, buradan yukarıya aman gitmeyin.” Der miyim? O zaman
Erdal'lar şunlar bunlar nasıl gelişeceklerdi?
O zaman onlar ne
yapacaklar dı? Benim koyduğum sınırın altında uğraş dur. Gelişmişlik
olur mu? Olmaz. İşte Nidâ Tüfekçi'nin o sert görüntüsünün, o
muhafazakâr görüntüsünün altında büyük bir değişimci ruh vardı. O ruhu
herkes göremiyordu belki. Bir sürü insan Nidâ Tüfekçi'yi hep
eleştirmiştir ama ben o ruhu görmüştüm. Çünkü ben bütün
değişikliklerimi yaparken hep O'nun yanındaydım. Zaman zaman
şakalaşırdık, kızardı-mızardı, şunu yapardı, bunu yapardı ama öbür gözü
ile de göz ederdi, “Devam et” derdi. Şimdi bunlar çok önemli şeylerdir.
Onun için hayatımdaki bu üç insana tanrıdan rahmet diliyorum. Tekrar
ediyorum, iyi ki bu üç insanı örnek almışım.
TBMM'nin genel olarak kültürümüze ve sanat olarak da özellikle Türk Halk Müziği'ne yaklaşımı nedir?
Şimdi
TBMM'nin devletin bütçesinde Kültür Bakanlığı'nın bütçesine ayırdığı
paradan bellidir verdiği değer. Bir kere bunun adını öyle koyalım.
Kültür Bakanlığı'nın ölçüsü bence, değer ölçüsü bırakın halk müziğini
kültüre verilen değerdir ve o değer içerisinde çok önemlidir bu, halk
müziğine düne kadar o yapının içerisinde yerde verilmemiştir. Bakanlık
korosu ne zaman kuruldu, bak tarihini bilmiyorum ama bakanlık korosuda
konservatuardan çok sonra. Anlatabildim mi? Oraya bir koro kurdular,
benim dostum, arkadaşım o koronun başında, Mehmet Özbek. Mehmet o
koronun başında ne kadar rahat? Ne kadar istediklerini alabiliyor? Ne
kadar istediklerini yapıyor? Onu da bilemiyorum. Onu da tabi Mehmet'e
sormak lazım.
Bence orada da sıkıntılar yaşanıyor diye
düşünüyorum. Yer sıkıntısı, belki işte oradaki korolara belki eleman
sıkıntısı, belki enstrüman sıkıntısı, bilmiyorum neler var neler yok.
Ama ben çok mutlu olduklarını da zannetmiyorum. Onuda kendi düşüncem
olarak söyleyeyim. Şimdi lafımın başında bizim böyle bir alt yapımız,
böyle bir geleneğimiz yok diye söyledim. Yani devletimizin kültüre
bakışı, belki Atatürk'ün birkaç lafı ile dikkat çekmiştir. Yani
Atatürk'ün sanatla ilgili çok önemli söylemi vardır. O söylemler
doğrultusunda ve Atatürk'ün o günkü emri sayesinde Türkiye'de müzik
okulu, işte ilk kurulduğu zamanda Türk Müziği değil, Batı Müziği
eğitimi veren okulların başlaması bile Atatürk ile başlıyor yani. Ondan
önce belki var bir takım şeyler müzik okulları gibi şeyler değil yani.
Bizim düşündüğümüz anlamda müzik okulları yok. O Atatürk'ten sonra
başlayan bir süreçtir. Şimdi bu parlamento sanata yaklaşımı, sanata
yaklaşımının yanı sıra hele ısrarla ve özellikle de halk müziğine
yaklaşımı sıfır noktasındadır. Seksen yılda, ben size bir şey
söyleyeyim, çok enteresandır, ben ilk gittiğim zaman şaşırmıştım.
Parlamentoya ilk giren halk müziği sanatçısı benim. İlk, hatta onu şey
olarak da o zaman basın, “İlk giren sanatçı” diye de değerlendirdiler.
Belki ne bileyim ressam, bilmem ne, veyahut şair sanatçılar girmiştir
ama böyle faal müzik yapan, işte halkın karşısında her an böyle faal
birazda popüler olmuş bir kişilik olarak ilk defa ben girdim. Ben
girdiğim zaman mesela çok enteresandır, böyle kendi girdiğim partinin
içerisinde bile tartışmalar çıktı. İşte ben seçim çalışmalarında “Yahu
sen git bağlamanı çal” dediler bana. “Yahu bağlamacıdan da şey olur mu,
milletvekili olur mu” dediler. “Yahu hele ne günlere düştük, bak
çalgıcılar milletvekili olacak” Böyle laflar edildi yani. Çünkü niye
edildi? Ben o lafları edenlere bir şey demiyorum.
Çünkü
hakikaten sanatçı değer olarak benim ülkemde, yani şeyin devletin
yansıttığı fotoğrafta bir değer yansıtmamıştır. Bir sıradanlık
yansıtmıştır. “Yahu sanatçı, amaan boşver,çalgıcı işte bunlar.” Veyahut
da “Bunlar soytarı, bunlar bilmem neci”. İşte çadır tiyatrolarına
benzetmiştir, şuna benzetmiştir, buna benzetmiştir. Tiyatroculara
hakaretler edilmiştir. Sanata baktığım zaman böyle. Şimdi orayı kırmak,
öyle dediler diye oradan kaçacak mıyım ben? Orayı kırmak ta önemli bir
şeydir. Orayı ben kırdım, benim zamanımda işte Mustafa Kul'da gelmişti
ama yani Mustafa Kul'un tabi sanat olay mütevâzi bir çerçevede Mustafa.
Sanat olayına hizmet etmiştir. Mustafa Kul “Ben profesyonel sanatçıyım,
ben şöyle çalarım, şöyle söylerim” falan diye bir iddiası yoktur. O
sadece oraya olan bağlılığı, oraya olan sempatisi, sevgisi ve o sevgi
ve sempatiden kaynaklanan hizmet biçimidir. Mustafa o zaman o
hizmetleri vermiştir. Daha sonra baban (İ. Yavuz Bildik) ile şey, bizim
Faruk(Demir) gelmiştir. Babanın da şey iddiası yoktur. Profesyonelce
bir iddia yoktur babanda. Baban “Ben o işi keyfim için yapıyorum
demiştir” ve yapmıştır da. Ben baban ile bir sürü oturup konuşmuşuzdur
profesyonelce hiç düşünmemiştir. Profesyonel olarak işte baban ile
beraber Faruk girmiştir.
Bir orada Faruk o bizden sonraki
dönemde de profesyonel olan Faruk'tur. Şimdi bunu şöyle
değerlendiriyorum ben, bu bir tabuları yıkma hareketidir diye
düşünüyorum. Benimle başlayan ve devam eden bu süreç, belli bir ölçüde
tabular yıkılmıştır. “Evet sanatçılar sizin baktığınız gibi değildir,
sanat önemli bir kavramdır, sanatı yapanlar da önemli insanlardır.”
Diye de oraya bir mesaj sunulmuştur. O mesaj ne kadar alındı, ne kadar
alınmadı onu bilemem. Ama bu mesajı kamuoyu aldı. Çok enteresandır,
kamuoyu bana hiç şöyle söylemedi yahu: “Yahu senin ne işin var? Sen ne
anlarsın siyasetten falan?” Böyle bir şey demedi. Hiç bir zaman demedi.
Bunu babana da demediler, Mustafa'ya da denilmedi. Mustafa bakanlık
yaptı, bilmem ne oldu, şu oldu, bu oldu. İşte Faruk orada bir dönem
partiside iktidar oldu Faruk'un. Benim dönemimde benim partim iktidarda
olmadı. Ama yani “Yahu sanatçıdan da milletvekili olur mu?” kanaatini
bence biz yıktık. Yıkılmasıda gerekiyordu. Ha orada işte söylüyorum
ben, belki sende araştıracaksın seninde karşına çıkacak, yahu seksen
yıllık cumhuriyet tarihinde halk müziği adına o parlamentoya bir tane
adam girmemiş. O parlamentoya cumhuriyet döneminden önceki süreçte de
Osmanlı döneminde de girmemiş. Hadi aşağılanmış, dışlanmış, hakaretler
edilmiş.
Halk müziği, bu pis Türkmenler denilmiş, bunlar
bilmem ne denilmiş. Böyle hakaretlerde şey yapmıştır. Mesela şey
vardır, bir türkü vardır hâlâ daha repertuvarda durur niye durur bilmem
işte, “Menencit ağacından odun mu olur? Türkmen mayasından kadın mı
olur?” diye bir hakaret dolu bir türküdür. Onu öyle zaman zaman
söylerler. Niye söylerler ben onuda anlamış değilim. Mesela düşün bir
topluma böyle ciddi bir hakaret ediliyor, türküleştiriliyor, ve orada
da tutuluyor, zaman zamanda radyo mikrofonlarından söyleniyor. Böyle
bir şey. Şimdi tabi buralardan yola çıktığımız zaman bizim bu benim
dönemimdeki, 18. dönemde başlayan, babanlar ile devam eden süreç bence
ciddi bir süreçtir. Hatta bir de kanıksanmayı da biz şey yaptık. Mesela
parlamentoda da böyle, öyle kanıksandık. Mesela ben çok enteresan bir
şey söyleyeceğim, bağlamayı elime alıyorum, VIP salonuna gidiyorum, VIP
salonundan uçağa biniyorum. Bu ne zamandan beri? 87'den bu yana yani ne
yapıyor? 17-19. 20 sene. 20 senedir bu bağlamayı ben hep VIP'den
sokuyorum. Bağlama ve VIP. Biliyor musunuz benim dışımda kimse bu
bağlamayı VIP'ye sokmamış. VIP'den geçen bu enstrüman, bunu öyle
bagaja-magaja da vermem. Böyle kucağımda, yanımda, otururum, götürürüm.
Önceleri böyle tuhaf tuhaf bakarlardı.
Çok tuhaf bakarlardı
ama. Şimdi herkes kanıksadı. Şimdi hiç kimse tuhaf bakmıyor. Herkes
doğal bakıyor. Herkeste üstelikte çok sempatik bakıyor. Demek ki bu
bir, şey, bir de yani olaylar harekette bekliyor. Yani demek ki yani,
biz ilk o açılışı yapmasaydık, parlamentoya girmeseydik, bu böyle
iğreti bakış dediğim, beğenmeden bakış süreci devam edecekti. Bakın
yani arada bir 20 sene var. 20 senede bir çok şeyi kırdık. Çok önemli.
Umuyorum, umuyorum bizden sonraki kuşak bu durumu ciddiye alıp devam
ettirir diye düşünüyorum. Yani sanatçı politika yapmaz mantığını
kırmalıdır diye düşünüyorum. Sanatçı her hangi bir meslekten birisidir.
Avukatlık nasıl bir meslek ise sanatçılık da öyle bir meslek. Avukat
bir insanın parlamenter olma hakkı ne kadar hakkı varsa, bağlama çalan
bir insanın da o kadar olmalıdır diye düşünüyorum ve sanatçılar bunun
bilincinde olmalıdır. İşte siyasete böyle şey, karanlık nazarla
bakmamalıdır. O da yönetime müdahaledir. Kendi ülkendeki yönetime bir
müdahaledir. Müdahale hakkındır. O senin anayasal hakkındır. Bunu
kullanmalısın diye düşünüyorum. Sanatçıların bu yoldan korkmamaları
gerekir, utanmamaları gerekir. Aslanlar gibi gidip parlamentoda kendi
temsil ettikleri halkın haklarını aramalıdırlar diye düşünüyorum ben.
Seksen
yıl boyunca Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde toplam dört tane halk
müziği ile uğraşan kişi bulabildim ben. Bunun sizce temel sebebi nedir?
Temel sebebi şeydir tabi. Şimdi birazını belki diyebildim ama
asıl temel nedenlerden birisi de Osmanlı'dan öncede Osmanlı'dan sonrada
şey vardır, mesela Osmanlı sarayda bir şey, bir kültürel olay
yaratmıştır kendine göre, kendi mantığına göre. İşte edebiyatını
değiştirmiş, dilini değiştirmiş, müziğini değiştirmiş, çalgılarını
değiştirmiş, tarzını değiştirtmiş. Sarayın müziği olarak, saray kültürü
olarak onu oraya almış. Saraya yakın çevreler yaranma adına, yalakalık
yapma adına o olayı benimsemiş ama onun dışında kalan Anadolu
topraklarında milyonlarca insanın kültürü dışlanmış, dili dışlanmış,
yaşamı, felsefesi dışlanmış, sıradanlaştırılmış. Şimdi yani cumhuriyete
baktığımız zaman, cumhuriyet herşeye rağmen yani yeni kurulmuş bir
devlet değil. Bir devletin üzerine kurulmuş bir devlet yani,
anlatabildim mi? Şeyleri, o geleneksel bir takım tutumları, bir takım
alışkanlıkları kaybedilememiş. Onun devamı gibi gelmiş. Orada tabi
böyle baktığımız zaman bu müziğin halkın müziği olduğunu düşündüğümüz
zaman, halka verilen değerle kültürüne verilen değerde orada eşleşmiş
bence. Bir yanı bu.
Bir diğer yanı, asıl başka bir yanı, şeye
bürokrasiye baktığınız zaman, cumhuriyet dönemi bürokratlarına
baktığımız zaman, o büyük bürokratlara, işte yazarlara, çizerlere,
aydınlara, entelektüellere baktığımız zaman, bunlar Anadolu çocukları
değil. Bunların büyük bir bölümü Osmanlı'nın paşalarının, işte
vezirlerinin, bilmem şunlarının, bunlarının devamıdır. O ailelerin
çocuklarıdır bunlar. Bunlar, kötüleme adına söylemiyorum ama karar
verme, toplum adına karar verme, toplum adına yazı yazma, toplum adına
söylev geliştirme bunlar tarafından yapılmış. Yani toplum, o dönemde
baskı altında tutulmuş, adına, ırkına, ismine küfredilmiş, hakaretler
edilmiş bu toplum şey yapamamış, kendi aydınını, entelektüelini
yaratamamış. Yaratamadığı için onun adına başkaları karar vermiş. Şimdi
cumhuriyet ile birlikte böyle bir süreçte başlıyor. Yani Türkiye'nin en
büyük aydınlarının “Üç telli, sıradan, köylü çalgısıyla bir şey olmaz
kardeşim atın bunu falan” demiş o dönem insanları. Niye demiş? Anası
evde ud çalıyor, babası piyano çalıyor, öyle bir ailede yetişmiş çünkü.
Şimdi eski insanların, eski yazarların bu böyle bakın işte bundan
seksen yıl sürecine bakın, kendi hayatlarını anlatırken, hatta onların
bazılarının hayatları filmlere konu olmuştur, her evde bir şeye
rastlarsınız, böyle annenin ud çaldığına rastlarsınız, kibarlık
şeyidir. Her evde bir piyano vardır. Yani ama hiç bir evde bağlama
çalan bir kadına rastlayamazsınız. Bağlama çalan bir evin büyüğü
yoktur.
Türkü söylemek yoktur. Hepsinde ya şarkı vardır, ya da
işte o zaman biraz böyle modernize edilmeye başlanıldığı dönemde işte
böyle Avrupa Müziği'ni de saray müziğinin içerisine karıştırmaya
başladıkları dönemdeki o modern diye adlandırdıkları parçaları çalan
bir aile yapısı vardır ve o aile yapısı içerisinden çıkmış adam
Türkiye'de ki kültür politikasını gazetesinde yazan, kitabında yazan,
sütunlarda yazan adamlar onlar. Tabi şimdi o insan çok doğaldır ki
kendi göreneğini, kendi geleneğini, kendi anasından babasından
gördüğünü savunacaktır. Halk müziğini savunur mu? halk müziği köy
kültürüdür onlara göre, halk müziği gelişmemiştir onlara göre, halk
müziği ilkeldir onlara göre. Çünkü onlara göre köylülükte ilkelliktir,
köylerde yaşayan köylülerin hepsi ilkeldir. Öyle bakarlar olaya. Şimdi
çok doğaldır ki ilkelliği parlamentoya da taşımak istemezler. Bu ilkel
insanların parlamentoda ne işi vardır mantığı ağır bastığı için, bu
ilkel insanların bir çoğuda mazlum, benim gibi hepsi atak değil.
Veyahut da baban gibi hepsi böyle atak değil. “Yahu bizi istemiyorlar.
İstemiyorlarsa istemez. Bizde bir köşede dururuz.” Mantığına gitmiştir
insanlar. Dolayısı ile parlamentonun kapıları çoğu kez bu insanların
yüzüne kapanmıştır. Ama yeni aşamalardır bunlar, yeni gelişmelerdir. Bu
saatten sonra artık o kapıları bizim yüzümüze kapatacak güç yok diye
düşünüyorum. .
Peki çok teşekkür ediyorum.
Rica ediyorum.