Menü
icon_home.gif Ana Sayfa
favoritos.gif Site İçeriği
tree-T.gif Resim Galerisi
tree-T.gif Arama Sayfası
tree-T.gif Özel Bölümler
tree-T.gif Serbest Kürsü
tree-T.gif Haber Arsivi
tree-T.gif Linkler
tree-T.gif Ziyaretçi Defteri
tree-L.gif Forum Sayfası
som_themes.gif Kültür & Sanat
tree-T.gif Türkü Sözleri
tree-T.gif Şiir Bölümü
tree-T.gif Kitap Tanıtımı
tree-T.gif Sinema Bölümü
tree-T.gif Türkü Notaları
tree-T.gif Türkü Hikayeleri
tree-T.gif Halk Müziği
tree-T.gif Biyografiler
tree-T.gif Fıkra Bölümü
tree-T.gif Sözlük Bölümü
tree-T.gif Müzik Bölümü
tree-T.gif Site Haritası
tree-T.gif İnternet Haber
tree-L.gif Atasozleri
som_downloads.gif Bilgiler
tree-T.gif Biz Kimiz?
tree-T.gif Bize Ulaşın
tree-T.gif Site Yardım
tree-T.gif Bizi Önerin
tree-L.gif Bize Link Ver
favoritos.gif Linkler
tree-T.gif İnternet Gazetesi
tree-T.gif Sosyalist Basin
tree-L.gif Turku Radyolari
icon_community.gif Üyelik Menüsü
tree-T.gif Kullanıcı Bilgileri
tree-T.gif Özel Mesajlarım
tree-T.gif Bilgilerini Düzenle
tree-T.gif Üye Listesi
tree-L.gif Yeni Kullanıcı Kaydı
icon_members.gif Üyelik Çıkışı
icon_members.gif Kullanıcı Kaydı
icon_members.gif Kullanıcı Girişi
icon_members.gif Yönetici Girişi
Haber Sitesi

Gencligin Turkusu Haber Blogu

Ayın Ozanı: Ali Asker

2 Eylül’ün getirdiği baskılar sonucu yurtdışına çıkmak zorunda kalan Ali Asker, 1954 yılında 12 çocuklu bir ailenin çocuğu olarak Tunceli’nin hozat ilçesinde doğdu. Devamı
 
Gazete Sayfaları

Kose Yazilari
Aydın Ozturk
aydin@aydinozturk.net

ÖZGÜVEN VE CAHİL CESARETİ
Ferhat Tunc
ofis@ferhattunc.net

Dersim 38’le Yüzleşmek…
Halil Yuksel
yhalil56@hotmail.com

Ahhh…Munzur Gözelerinde Yüreğim Kurudu
Sumer Ezgu
info@sumerezgu.com

SARIKAMIŞ'TA DONAN ŞEHİTLER
İnternet Radyosu

Site Dergisi

Yazılarınızı ve önerilerinizi info@gencliginturkusu.net adresine gönderebilirsiniz.

Ozan Bildik - Arif Sağ Röportajı
Kültürhttp://www.muzikdersi.com/portal/images/stories/haber%20resimleri/Arif0003.jpg1945 yılında Erzurum'un Aşkale ilçesi Dallı köyünde dünyaya gelen Sağ, henüz 3 yaşında iken babasının değirmeninde tanışır müzikle.

Değirmen taşı ve su sesinin uyumu Arif Sağ'ın dinlediği ilk orkestradır. 5 yaşında kavalla, 6 yaşında ise gramafon ve taş plaklarla tanışır. Plaklarda duyduğu o ilk ses kendi müzik yaşamının belirleyicisi olur. Yaşamını bu denli değiştirecek olan o ses Davut Sulari'ye aittir. Bağlamayla 7 yaşında iken Erzincan'da 'Kumaş Dede'nin dükkanında tanıştı. Burası öyle bir dükkandır ki bağrında Davut Sulari, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek, Aşık Beyhani, Kemter Yusuf vb. yetiştirmiştir. 14 yaşına kadar aşıklık geleneğini öğrenip deyişler söylemeye başlayan sanatçı, sonraki yıllarda İstanbul'a gelir ve Aksaray Musiki Cemiyeti'nde Nida Tüfekçi'nin öğrencisi olur.


5 Mayıs 1996'da Almanya Cumhurbaşkanı Roman Herzog'un desteği ile Köln Flarmoni Orkestrası ile Köln Flarmoni Salonu'nda verdiği konserle Anadolu müziğinin batıya tanıtılmasına ciddi katkılar koymuştur.1996 yılında Köln Senfoni Orkestrası eşliğinde Erdal Erzincan ve Erol Parlak 'la birlikte Köln'de verdiği konser büyük ilgi görür ve yine aynı yıl Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen özel ödülü alır. 21. 01. 2000 - 05. 02. 2000 tarihleri arasında, İspanya'nın ünlü flamenko gitaristi Toma Tito ile Avrupa'nın 12 ayrı şehrinde konserler vererek bağlamanın yurt dışında tanınmasını ve hak ettiği övgüyü almasını sağlamıştır.




Arif Sağ ASM'deki görevini sürdürmek ile birlikte Avrupa'da halen konserler vermektedir. Çeşitli özel televizyon kanallarında da görevler almaktadır.

Türk Halk Müziği sizin için ne ifade ediyor?

Aslında ifadesi isminin açılımında var. Yani Anadolu ve Anadolu'nun işte belli bir geniş alanda yani, işte Anadolu dediğimiz tabi bugünkü hudutları Anadolu görürsen farklı bir şey ama bundan beşyüz sene altıyüz sene önceki Anadolu'yu düşündüğümüz zaman onun hudutları farklı şey tabi. Ta Azarbeycan'dan Irak'ın içlerinden, ta işte Avrupa'nın bir bölümünü içine alan bir toprak parçası. Buradaki halkların buradaki insanların üretmiş olduğu müziğin adı bence halk müziğidir, onların müziğidir bu. Bugünkü gündemde Türkiye'de de işte halk müziğine baktığımız zaman repertuvara baktığımız zaman, repertuvar bugünkü hudutlar içerisinde yaşayan insanlara ait değil. Hudutlarımızın dışında da derlenmiş ama adına yine Türk Halk Müziği diye adlandırdığımız bir dolu müzik parçası vardır. Dolayısıyla demek ki biz halk müziği dediğimiz zaman büyük bir toprak parçasını, büyük bir arazi bütünlüğünü, coğrafi bütünlüğünün kültür yapısının halk tarafından özetlenişi, halkın geleneklerinin üzerine oturtmuş olduğu müzik kültürü adına halk müziği diyoruz. Ben halk müziğinin açılımından anladığım bu.

Türk Halk Müziğine ilginizin nedenleri nelerdir acaba?

Yani orada tabi şey var, bir sürü neden var ama ana nedenlerden birisi öyle bir yaşamımdaki belki bir dolu etkenler halk müziğine yönelişimi gerçekleştirmiştir ama asıl ana nedenlerden birisi benim o kitlenin içinden gelmem. Onlardan birisi olmam. Yani köy kökenli olmam. İstanbul'a geliş nedenim yani bütün Anadolu'dan büyük kentlere göçün ana sebebi ekonomik göç. Biliyorsunuz toprakların insanları çoğaldıktan sonra o toprakların onlara yetmez olmasıyla başlayan bir süreçtir. İlk adı işte gurbet diye adlandırdıkları işte gurbete gidiş, işte kışın gidip büyük kentlerde çalışma, yazında gelip kendi çayırında tarlasında çalışma geleneğiyle başlayan bir göç dalgası vardır. Giderek o gurbete gidiş geliş süreci devamlılığa dönüşmüştür ve insanlar kendi topraklarından kopup büyük kentlerde başka işlerde çalışarak karınlarını doyurma gayreti içerisinde, gayesi içerisine girmişlerdir. Bende onlardan birisiyim. Yani Anadolu'dan büyük kente gelmişim ama gelirken de kültürümü birlikte taşıyarak getirmişim. Birinci neden bu. Bir diğer neden de, işi kavradıktan sonraki süreçte Türk Halk Müziği'nin ne denli önemli bir müzik olduğunu algılamamdan sonrada Türk Halk Müziği'ne karşı ciddi bir tutkunluk başlamıştır bende. Bence geleneği olan, anlatımı olan, dünyanın en özel, önemli müziktir halk müziği. 

 Türk Halk Müziği'nin kültürümüzdeki yeri nedir acaba?

Türk Halk Müziği'nin kültürümüzdeki yeri, biçimlenmeleriyle baktığımız zaman orada ozanlık geleneğinin türküleri vardır, gurbet türküleri vardır, ağıtlar vardır, kahramanlık türküleri vardır, isyan türküleri vardır işte bir sürü şeyler vardır yani değişik değişik fonksiyonlardaki bir anlatım biçimi var. Şimdi burada tabi şeyi düşünmek lazım, Türk Halk Müziği tek başına bir şey değil yani birçok şeylerle birlikte bir bütünü oluşturuyor. Yani şimdi örneğin şöyle bir şey söyleyeyim ben, belli müzik türlerinde sanatçının düşüncesini aktarmak için seçtiği bir yoldur. Ama Türk Halk Müziği'nde bu böyle değil. Halk müziğinde sanatçı orada sadece bir görevlidir. Orada halkın istemi önemlidir. Dolayısıyla Türk Halk Müziği halkın gazetesidir, yayın organıdır, efendime söyleyeyim danışma yeridir, ne bileyim eğlendiği yerdir, ağladığı yerdir, düşündüğü yerdir, okuldur. Türk Halk Müziği aynı zamanda kendi bünyesinde barındırdığı halka bu görevleri de yapıyor. Yani Türk Halk Müziği'ni böyle irdelediğiniz zaman ciddi bir eğitimci yanı var. Türk Halk Müziği'ni yine izliyorsunuz haber yanı var. Yani buradan kalkıyor, haber yolluyor, türkülerle haber yolluyor. İşte ne bileyim veyahut da Türk Halk Müziği'de şey vardır mesela işte tabiatı irdeler.

Tabiatın içerisinden bir dolu şeyi anlatır size. Ama mesela siz bir özel müzikte bir özel bireyin yazmış olduğu müzik üzerine oturtulmuş sözlerde böyle bir şeyi göremezsiniz fazla. Yani çünkü o kendi çapı kadar olaya bakar. Hatta hatta olaya popülist anlamda baktığımız zaman bugün adına çevrecilik dediğimiz, yaşadığımız yeri koruma anlamında, temizlik anlamında ,işte ormanları, suları, denizleri koruma anlamında baktığımız zaman bugün daha çok ileriye götürüldüğü halde siyasi anlamda ileriye götürüldüğü halde, ekonomik anlamda bir sürü yatırım yapıldığı halde sanatçıların aklına çevrecilikle ilgili bir tane oturup şarkı yazmak gelmez. Ama halk müziğine döndüğünüz zaman ormanları, tarlaları, çayırları, çiçekleri koruma adına binlerce türkü yazılmıştır. Bu türkülerin bir çoğu sevilmiştir, türkülerin bir çoğu hayatımızı yönlendirmiştir. Böyle baktığımız zaman Türk Halk Müziği'nin halkın vazgeçemez bir iletişim ürünü olduğunu da görüyoruz. Bir eğitim aracı olduğunu görüyoruz, bir başkaldırı silahı olarak görüyoruz, işte Pir Sultanlar'da, Dadaloğulları'nda, Köroğulları'nda okuduğumuz baktığımız zaman türkülerine birer kafa tutuş, birer hatta hatta daha ileri gideyim birer tehdit unsuru gibi. Yaşadığı dönemdeki yöneticilere o halka zulmeden veyahut da kötülük yapan, veyahut da kötülük yaptığına inanan o günkü yapıya ve ya o günkü sisteme ciddi bir kafa tutuş vardır. Ciddi bir tehdit vardır.

Hatta işte tarihe geri döndüğümüz zaman görüyoruz, bu tip insanlar yani halkın sorunlarını türküler ile dile getiren insanların bir çoğunun öldürüldüğünü görüyoruz. Sistemler tarafından yok edildiğini görüyoruz. Bugünkü çağa türküleri getirdiğimiz zaman bugünkü çağda da karşınıza türkülerde bunlar var. Mesela muhaliflik diye bir geleneği siz her müzikte fazla bulamazsınız ama muhaliflik diye bir geleneği bugün türkülerin bünyesinde buluyorsunuz. Türkünün yapısında bir muhalifliği hissediyorsunuz, bir karşı duruşu hissediyorsunuz, bir baskıyı hissediyorsunuz. Yani eğer yönetim halkla çok böyle sevişmiyorsa, çok böyle eğer barışık değilse türkülerin gündeme geldiğini görürsünüz. Türkülerin hemen o gidişata müdahale ettiğini görürsünüz. O yüzden türkülerin geneline baktığımız zaman, türküleri iyi algıladığımız zaman bizim gibi insanların vazgeçilmez birer tutkusu, birer hastalığı haline geliyor. Bende şahsen türküler bir tutkunun ötesine geçmiştir. Vazgeçemeyeceğim bedenimin bir unsuru gibi, parçası gibi, beynimin bir yarısı gibi duruyor türküler.

Derleme çalışmaları hakkında görüş ve önerileriniz nelerdir?

Aslında tabi derleme önemli bir kavram. Derleme yapan insanın derleyici özelliği olması gerekir bir kere, birinci kural budur. Yani derlediği şeyi bilerek, neyi derlediğini algılayarak derleme yapması lazım. Anadolu'da bir laf vardır: “Aradığını bilmeyen bulduğunu anlamaz” diye. Çok önemli bir laf vardır. Şimdi derlemeciyi de böyle telakki etmek lazım. Eğer derleyici hakikaten derleyeceği şeyin farkında ise, onu algılıyorsa, biliyorsa derleme yapmalıdır. Yoksa herkes teybi alıyor gidiyor derleme yapıyor bende gideceğim falan köyde adamlara söylettireceğim kaydedeceğim derleme yapacağım mantığı ile yola çıkılıyorsa bence yanlıştır bu. Çünkü derleme bir bilim istiyor, bir bilgi istiyor, bir birikim istiyor, bir algılama istiyor, hatta hatta biz bir zamanlar derlemeciliği şey yaparken, bir heyet tarafından derleme yapılmalıdır. Bireyin derleme yapmasıda doğru değildir diye düşünüyorum ben.

Çünkü birey aldanabilir. Birey her şeyi bilmeyebilir ama siz onu bir heyet oluşturursanız, onun içerisine bir edebiyatçısını, onun içerisinde müzikoloğunu, onun içerisinde tarih bilimcisini, onun içerisinde coğrafya bilimcisini, yani eğer bir derlemenin içerisinde hangi unsurlar varsa, neler mevcutsa yani bir psikolog olması gerekiyor, öyle bir heyet tarafından derlemeler yapılırsa sıhhatlidir. Ben tercihimi ondan yana kullanırım. Ama bu yoksa en azından ya çok gelenekçi bilgiye sahip olması gerekiyor veyahut da bir akademik birikime ve yahut bir öğretiye sahip olması gerekiyor. Yani öğrenci, konservatuar bitirdim ben cebimde de konservatuar diploması var, ben giderim derleme yaparım. Şimdi bu çok doğru durmuyor. Bu düşünce çok doğru değil. Derleme yapmaya inanmak lazım. Derleme yapmanın koşullarını iyi algılamak lazım. Derleme yapacağın yeri iyi tespit etmen lazım. Derleme yapacağın yerdeki insanı iyi tespit etmen lazım. Derleme sonuçta bir tespittir. Orada alınmış müzik parçasını teybe aldıktan sonra onu notasyona dökeceksin. İşte orada çok yetenekli olması gerekiyor. Orada çok bilgili olması gerekiyor. Yoksa alırsınız, getirirsiniz ama tespit etmede yanlış şeyler yaparsınız bu sefer o sizin derleme yaptım diye zannettiğiniz şey yarın ilerideki tarihe gelecekteki inanlarımıza, çocuklarımıza yanlış aktarılır.

O açıdan çok hassastır. Derleme yapmayı bir görev saymak lazım. Derleme yapmayı bir hizmet olarak düşünmek lazım ama çağımızda maalesef bunu da net diyemeyeceğim çağımızda derlemecilik giderek bir telif hakkı bir teliften para kazanma maksadı taşımaya başlamıştır. Dolayısı ile eline teybi kapan bu nedenden dolayı derleme gayreti içerisine girmişlerdir. Bir kere niyet kötü. Ben öyle düşünüyorum. Burada niyet kötü. Çünkü çok açık söylemek lazım derlemecilik zaman içerisinde bu niyetten dolayı hırsızlığa da dönüşmüştür. Derledikleri parçaların, orasını burasını değiştirerek işte kendi malıymış gibi sunmaya başlamışlardır. Bunu örnekleri var, bir sürü var. Herkes biliyor eğer gidip şeyde MESAM'da bir araştırma yapılırsa böyle bilinçli bir araştırma yapılırsa oradaki listeleri bir böyle önüne alıp incelediğin zaman ne kadar hırsızlık, ne kadar sahtekarlık, ne kadar başı boşluk yaşandığını çok rahatlıkla görebilirsiniz ve bunları yapmamak için ben sizlere genç kuşağa bilgi birikimi olan niyetinin iyi olduğuna inandığım genç kuşağa bu görevleri birlikte yapma önerisini aslında getiririm. Yani bireysellikten çıkartmanın doğru olduğuna inanıyorum.

Oturup birlikte kafa kafaya vererek, bu hassas bir konudur çünkü bu işleri birbirlerini iyi algılayan, birbirlerini iyi tanıyan en azından birkaç arkadaşla bu işlerin yapılmasının doğru olduğuna inanıyorum. Çünkü sonuçta eğer orada bir yanlışlık yapılırsa birbirinizin yanlışını düzeltirsiniz diye düşünüyorum ben. Çünkü bizde geleneğimizden kaynaklanan bir kıskançlıkta vardır. Bir birimizin yaptığı şey eğer doğru bile olsa ona çamur atma geleneğimiz de vardır. “Ya toplamış ama iyi değil” falan, “yahu yanlış yapmış”, veyahut da “arkadaşı tanıyorum onun müzik bilgisi işte derleme yapmaya, bunların notalarını yazmaya işte yetmez” gibi laflar da edilir. Bu lafların tümünü ortadan kaldırabilmek içinde birlikte çalışmanın doğruluğuna inanıyorum. Eğer böyle bir yöntem ile derleme yapılırsa itirazım yoktur ama biraz önce dediğim koşullarda rant için, telif rantı için, işte bilmem ben yaptım oldu mantığından yola çıkarak eğer böyle şeyler yapılıyorsa doğru değil diye düşünüyorum.

Türk Halk Müziği'nin günümüzdeki sorunları sizce nelerdir ve bu sorunlara çözüm önerileriniz ne olabilir?

Sorunlardan birisi, baş sorun bu. Şu anlattığım olay bence birinci sorun. Eğer buradan başlarsak soruna yani derleme olayından başlarsak halk müziğinin büyük bir sorununu çözmüş oluyoruz. Bir diğer sorun, halk müziğinde sanatçının tutuculuk yapması. Muhafazakarlık demiyorum bakın yanlış anlaşılmasın. Tutuculuk dediğim şudur: Gelişmeyi önleyici tutuculuk. Şimdi bir şeyi korumak başka bir şeydir, koruduğunuz şeyin anlaşılır hale getirilmesi, evrenselleştirilmesi, çağdaş dünyaya takdim edilişi farklı bir şeydir. Biz zaman zaman bu iki şeyi birbirine karıştırmışızdır. Çağdaşlık adına bozmuşuzdur. Koruma adına da bağnazlaşmışızdır. İkisi de tehlikeli. Aslında buradaki amaç, koruduğunuz şeyi iyi sunmak, iti bir vitrine koyup, iyi anlatabilmemizdir. Koruduğumuz şey o. Şimdi örneğin, bir örnek vereyim burada Muharrem Ertaş'ın okumuş olduğu bir “Ay Dost” bozlağını muhteşem bir eser olarak görmek ve onu korumak lazım diye düşünüyorum. Ama onu aynı zamanda da sunmak gerekli. Dünyaya da tanıtmak gerekli.

Orada işte bu tanıtımdaki ustalık önemli. Bence nasıl tanıtacağız onu? Şimdi onu eğer bir sanatçıya okutturacaksam ben, şurada korumacıyımdır eğer Muharrem Ertaş'a yakın okuyabiliyorsa birisi, onu deşifre edebiliyorsa türküyü hakikaten o ideallerin içerisinde seslendirebiliyorsa bu doğru bir harekettir. Yok seslendiremiyorsa, beceremiyorsa sadece tanıtım adına o parçayı kafasını gözünü parçalayarak yanlış bir üslup ile, yanlış bir duygu ile, yanlış bir ifade ile, altına da işte diyelim Muharrem Ertaş'ın çalmış olduğu bağlama mütevazi bir bağlamadır. Şimdi o mütevaziliği ortadan kaldırarak oraya virtiozite gösterileri, oraya büyük orkestralar oturtup oraya ne bileyim büyük aranjeler yaparak biz bunu böyle yaparsak biz bunu dünyaya tanıtırız mantığından yola çıkarsanız, bence doğru değil. Doğrusu bence orada şudur. Doğrusu evet yine aranjeler yaparak, yine büyük orkestralar çalarak buralara itiraz etmiyorum, virtiozite içerisinde olabilmelidir, bunların hepsi olabilmelidir ama bir şeyide korumalıyım orada, oda nedir: Orijine yakın okuyabilmek, yorumlayabilmek. Bütün bu gelişmişliğin üzerine o orijini oturtturabilmektir.

Eğer biz o orijini bu gelişmiş, bu büyük çabanın, bu büyük çalışmanın üzerine orijini oturtamazsınız işte o gün siz dünyaya sunmaya çalıştığınız şey Muharrem Ertaş'tan alıp dünyaya sunduğunuz şey değildir. Muharrem Ertaş'tan alıp, bozup, yozlaştırıp sunduğunuz şey olur. Şimdi burada şunu yapmamak lazım bence. Bir şey yapma adına türkülerimizi bozmamak lazımdır. Bir şeyler yapma adına türkülerimizin altına gereksiz şeyleri doldurmamak lazım. Bir şey yapma adına türkülerimizi piyasa ağzı dediğimiz, arabesk ağız dediğimiz, arabesk tavır dediğimiz bir yumuşatma bir onu yayma, ne bileyim onun üzerine ağdalı bir üslup oturtturmaktan kaçmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü bunu niye söylüyorum, sebebi şu. Türkülerde acı vardır ama zavallılık yoktur. Bunun altını çizerek bir daha söylüyorum, acı vardır, üzüntü vardır ama türkünün akışı içinde zavallılık yoktur. Yalvarmak yoktur türküde. Türkülerde kafa tutuş vardır, sinirlenmek vardır, kızmak vardır, sorgulama vardır ama terbiyesizlik ve ahlaksızlık yoktur. Yani kolay yolu seçmez türkü. Türkü denilmesi gereken şeyi belirli bir edep çerçevesinde, belirli bir ahlak çerçevesi içerisinde söyler. Ama biz türkülerimizi alıp eğer bu ifadeden yoksunlaştırır, başka bir ifadeye sokarsak türkünün anlatım ifadesini öldürmüş oluruz. Niye öldürmüş oluruz, şimdi bir insanın hem üzüntüsünü, hemde kızgınlığını anlatması çok önemli bir şey. Hem üzgün olduğunuz şeyi anlatıyorsunuz, hemde üzgün olduğunuz şeye kızgınlığınız vardır. Şimdi türkü böyle bir şey. Türküde bu ikisini de yan yana görüyorsunuz. Üzüntü ağlamak değildir türküde. Kızgınlıkta kalkıp hakaret etmek değildir, küfretmek değildir. Bu ikisini öyle bir dengelemiş ki... İşte bu Dadaloğlu'nda vardır, bu Köroğlu'nda vardır, Pir Sultan'da vardır.

ImageBu türküleri okuduğun zaman bunların ikisini beraber yaşıyorsun. Şimdi o türkülerdeki ifadeyi alıyorsun, kendi bireysel ifadenmiş gibi, bir bakıyorsun oradaki kızgınlığı müthiş şekilde böyle, pervasız bir biçimde kızgın adam ifadesi ile o türküyü söylemeye başlıyorsun. Bu doğru değil. Bu amacı aştı. Türküyü özünden çıkarttın başka bir yapıya soktun. Tam tersi oradaki acıyı, oradaki üzüntüyü alarak türküyü yorumladığın zaman yine olmadı, yine bozdun. Niye, çünkü o arada da türkünün kafa tutuşunu, itiraz etme hakkını elinden aldın. Türküyü zavallı bir hale dönüştürdün. Ağlayan, üzgün, çaresiz bir adamı anlatan bir türkü biçimine dönüştürdün. Bunlar bir sanatçının çok dikkat etmesi gereken şeylerdir. Çok hassas durumlardır bunlar. Şimdi zaman zaman biz dostlarımızla arkadaşlarımızla bunları tartışırken zaman zaman derler ki “Allah Allah yahu sen çok önemsiyorsun bu işi. Böyle bir çaptan nasıl bakıyorsun bu şeye? Sanki bir siyasi yapıdan bahsediyormuşsun gibi. Sanki bilmem bir neden bahsediyormuşsun gibi bakıyorsun. Bu, bu kadar böyle büyük çerçeveden bakılması gereken bir şey mi?” diye zaman zaman bana soru sorarlar.

&Şimdi tabi ki bu kadar büyük çerçeveden bakılması geren bir şey. Sen on bin yıllık veyahut da bilebildiğimiz yakın tarihimizde beşbin yıllık yedi bin yıllık bir birikimi, bir kültür birikimini ve o kültür birikiminin elimize ulaşana kadar ne kadar değişimlerden geçerek elimize gelen böyle bir yapıyı bu kadar büyük çerçeveden nasıl görüyorsun diye sorduğun zaman bir kere bence soruyu soran adam yahu ben böyle bir soruyu sormalı mıyım, sormamalı mıyım diye düşünmesi gerekiyor. Yahu sen beş bin yıllık birikime küçük çerçeve gibi bakıyorsan eğer, benim sana anlatacağım bir şey yok. Ama sen beş bin yıllık bir kültür birikimini, bir kültür tarihini tabi ki çok ciddiye alıp çok geniş çerçeveden bakman lazım. Çünkü o zaman elimizdeki malzemeyi o zaman anlatırız. O zaman onun neye yaradığını anlatırız. İşte o geniş çerçeveden baktığın zaman o türkünün içerisinde acı ile kızgınlığın nasıl yan yana geldiğini, bir melodi içerisinde, bir müzik melodisi içerisinde ikisinin de nasıl ifade bulduğunu o zaman anlarız. Ama benim baktığım o geniş çerçeveden bakmıyorsan tabi onu göremezsin. Ayrıca vallahi o çerçeveden bakmak pek kolayda değil. O çerçeveden bakmanın da şeyi vardır yani. Onunda bir bedelini ödemişliğim var. Oda bir çalışma sonrası, bir dikkat sonrası, bir bu işe ilgim ve alakamın dozu ile ilgili bir şeydir. Algılamakla ilgili bir şeydir. Kamuoyuyla, yani o türkülerin sahipleriyle senin arandaki diyalog ile ilgili bir durumdur.

Zaten sen eğer bunları kuramamışsan sen eğer bu bilgi birikimin gelişmemişse olaya sadece sıradan şiirler ve melodi olarak bakıyorsan, sadece bir türkü olarak bakıyorsan zaten bu geniş çerçeveden bu olayı görmen mümkün değil. Her adam da bu geniş çerçeveden bakamaz olaya. Bu da kolay değil. Ama bu nedir, eğer bizim müziğimiz varsa, halk müziğimiz varsa, onunda bir takım kadroları varsa, bu kadroların içerisinde birileri icraat yaparken, birileri ne bileyim eğitim yaparken, eğitim verirken ama birileri de bu çerçevelerden bakmayı da öğrenmelidir. Yani bu şeye benziyor. Siz bir sinema filmini sadece bir tane güzel kadın, bir yakışıklı erkekten, iki tane kötü adamdan ibaret olmadığını bilmelisiniz. Orada senarist vardır, orada hikayeyi yazan vardır, orada yönetmen vardır, orada ışıkçı vardır, orada fotoğrafı çeken, çerçeveleyen kameraman vardır, bir sürü şey vardır. Vardır vardır vardır orada daha sonra bunların hepsi bittikten sonraki montaj masasındaki müthiş bir çalışma vardır, seslendirme vardır, var oğlu var. Bütün bu tümceleri bir araya getirdiğin zaman o perdedeki o fotoğrafı böyle geliştiriyorsun. Tek başına değil o fotoğraf orada. Seyretmesi kolay ama o yapılırken oraya neler verilmiş o zaman anlıyorsun. Şimdi aynı şeyi getir Türk Halk Müziği'ne uygula, Türk Halk Müziği'nde ben hem rejisörüm, hem oyuncuyum, hem montajcıyım, hem sinemacıyım, böyle bir şey olur mu?

Burada da tabi ki birileri icraatçi olacak, birileri talebe olacak, birileri öğretmen olacak, birileri bir şey olacak ama birileri de danışılan insanlar olacaktır. Yani birilerine gidip danışacaksın, diyeceksin ki yahu ben şey yapıyorum da burası doğru mu, yanlış mı, bu türkünün sözleri hakikaten doğru mu? Veyahut da bu türkünün sözlerini falan ozanın olduğunu iddia ediyorlar acaba doğru mu diye birilerine soracaksın, araştıracaksın. Bunlar ayıp şeyler değil ki. Bunlar yapılması gereken şeyler. Ama sen bunların hiç birisini yapmadan, bunların hiç birisini düşünmeden, hiç birisiyle ilgili hiç bir davranışta bulunmadan “Ee bende o çerçeveden baktım mı görürüm. ” Yahu göremezsin. Bu modern resme benzer. Dünyanın en büyük ressamlarının çizmiş olduğu resimleri, eğer resim geleneği yoksa, resim algılaması yoksa, sanata o çerçeveden bakamıyorsa karalama olarak bakar o dünyanın en ünlü resmine, öyle değil mi? Ona bakar, “Aaa hiçte insana benzememiş” diye onu bir karalama olarak görür. Bu mantıktan yola çıkarsak Abidin Dino'nun hiç bir resmini ele almamamız gerekir. Aaa insanlarıda yamuk-yumuk çizmiş diye tenkit edip bir kenara atmak lazım.

Şimdi orada işte o resmin resim olduğunu, o resmin büyük bir kalite taşıdığını o resme bakmasını bilerek anlarız ancak. O resme bakmasını biliyorsak o resim hakkında böyle olumsuz yorumlar yapmayız. Şimdi Türk Halk Müziği'ne de geniş bir çerçeveden bakmasını bilen insan Türk Halk Müziği'nin ne anlama geldiğini, neyi ifade ettiğini o çerçeveden çok rahat görür. Ben bütün bu anlatılanları oluşturabilecek büyük bir Türk Halk Müziği ordusu istiyorum işte. Ben ordu istiyorum derken olay budur. Yani bu kişiler ile, bireyler ile çözülecek, bireyler ile tarihimizi yarınlara taşımamızın mümkün olmadığı kastından söylüyorum. Onun için ısrar ile eğitim diyorum. Onun için birileri bana saldırsa bile eğitimli çocukları koruyun diyorum. Çünkü eğitime ihtiyacımız var. Bu anlattıklarımı ancak eğitimli çocuklar çözer, ancak eğitimli çocuklar algılar ve yarınlarda da bu anlattıklarım benim doğru olmayabilir, benim düşüncelerim olabilir, ama bu anlattığım şeylerin içerisindeki doğruları yine eğitimli çocuklar anlar. Hiç olmazsa cımbız ile o doğruları çeker çıkartır ve o doğrularla yarınlara doğru adımlar atar diye düşünüyorum.

Günümüz teknolojisinin Türk Halk Müziği'ndeki etkileri nelerdir?

Yani salt Türk Halk Müziği'nde değil tabi o. Türk Halk Müziği'nin bence öyle bir sorunu yok. Niye yok biliyor musun? Bunun cevabını çok kısa vereyim. Dün haberleri turnalar ile gönderen halk bugün posta treni ile gönderiyor, uçak ile gönderiyor. “Gökte uçan uçan teyyare selam söyle o yâre” diyor. “Geçmişte de turnalar benden yâre selam söyleyin” diyordu. Bir şey değişmiyor. Teknoloji onun duygusunu falan götüremez. O sadece isim değişikliğinden başka bir şeye uğratmaz. Anlatabildim mi? Yani turnanın yerine teyyareyi koyar, yarında tayyarenin yerine uzaktan görüntülü telefonu koyar,bir şey değişmez yani. İfade, maksat, niyet değişmez. Niyeti değiştiremezsin. Şimdi o çok uzun bir süreçtir. Yani insanların bir dakikada saçını sarıya boyayabilirsin ama onun genlerindeki esmerliği öyle iki günde değiştiremezsin. O kolay değil. Kültürüde böyle bir şey görmek lazım. Hele hele halk müziğini öyle Mehmet Efendi'nin Ahmet Efendi'nin keyfi için yapılmış müzikler gibi telakki etmemek lazım. Bir geleneğin, bir yaşanmışlığın, ürünleridir bunlar. Öyle bugünden yarına iki günde değiştirilmesi mümkün değildir. Elemanlar değişebilir, içerik değişmez.

Müzik okullarının, müzik dershanelerinin yeterliliği hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Şimdi buda tarihi alt yapısı ile ilgili bir şey. Şimdi Türkiye'de müzik okulları diye baktığımız zaman olayı gerçekçi bir yere oturtturmak lazım. Şimdi cumhuriyet öncesi, cumhuriyet sonrası diye de ciddi bir bakış olması gerekiyor. Çünkü cumhuriyetten önceki yaşam, sanata bakış cumhuriyetten sonraki yaşam farklı. Cumhuriyetten sonra gelişen, çağdaşlaşan bir Türkiye amaçlamak, işte evrensel boyutlara yükseltmek kültür yapısını bilmem neyini, işte etnik yapısını, sosyal yapısını, işte bireyin özgürleştirilmesini falan bunların hepsini biz şeyden sonra görebiliyoruz. Cumhuriyetten sonra görebiliyoruz. Cumhuriyetten önce böyle bir resim yok. Yani elimize geçmiş böyle bir resim yok. Böyle bir anlatım da yok. Şimdi geleneği olmadığı için mesela müzik okulları “Ya ne gereği var?” Müziğinde okulu olur mu?” diye.

Böyle bakılmıştır. Buna parlamento da böyle bakmıştır. Buna milletvekilleri de böyle bakmıştır. Koca koca işte genel müdür olmuş, bilmem ne olmuş, bir yerlere gelmiş işte, Türkiye'nin işte bu yönetici kadrosu, işte müdüründen tut bilmem neyine kadar olaya sadece eğlendirici, işte olsa da olur olmasa da olur, “Yahu çalgı çalmanın da okulu mu olurmuş” falan gibi böyle aşağılayarak yok böyle şeyden, uzaktan bir bakışla bir yere kadar getirilmiş ama giderek bu işin böyle olmadığını, dünyanın bu işi böyle yapmadığını, dünyada müzik okullarının olduğunu, dünyada müzik eğitimine çok ciddi önem verildiğini öğrendikten sonra Türkiye'de müzik okulları açılmaya başlamış. Yani düşünebiliyor musunuz Türkiye'de tarihinde bir tane müzik okulu açılıyor İTÜ Türk müziği Devlet Konservatuarı adı altında 75 senesinde. Böyle müthiş bir geç kalış ile, müthiş bir vurdum duymazlıkla bir müzik okulu açılıyor Kültür Bakanlığı'na bağlıyorlar onuda üstelik. Yani böyle garip bir şey. İşte Kültür Bakanlığı'na bağlıyorlar, işte Kültür Bakanlığı'nın bakışı açısında bilmem ne oluyor sonra Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanıyor, ondan sonra YÖK'e bağlanıyor falan böyle bir süreç. Şimdi sonuçta tarihi sürecine baktığımız zaman otuz sene öncesinin, bundan otuz sene önce bir okul, bir müzik okulu Türkiye'de açılmış. Şimdi bu müzik okulunu yönetenlerini veya bu müzik okulundan mezun olmuş çocukları fazla eleştirme hakkına sahip değiliz bence.

Çünkü çok kısa bir dönem. Bir kültür okulu için çok kısa bir dönem. Bu kısa dönemdeki gelişmeyi başarısızlık, başarı, veyahut da iyi niyet, iyi niyetsizlik gibi yorumlamak bende çok adil durmuyor. Çünkü bu bir geç kalmışlığın aslında hataysa da geç kalmışlığın bir ürünüdür. Eğer burada başarısızlık var ise, burada bir hoşnutsuzluk dönüyor ise bence bu da geç kalmışlığın ürünüdür diye düşünüyorum. Çok geç kalmıştır ve biz bunun yerini ne yapmıştır biliyor musun? Bunun yerini özel cemiyetler, tarih boyunca özel cemiyetler böyle özel keyifleri için insanları bir araya toplamıştır, işte müzik çalışmaları yapmışlardır, beraber işte çalmışlardır, söylemişlerdir falan böyle bir gelişmeler vardır. Halk müziğine baktığım zaman işte Osman'lı dönemine geri dönüyorum, tekkelerde. İşte Alevi tekkelerinde, Bektaşi tekkelerinde, işte Nakşibendi tekkesinde öbüründe, müzik çalışmaları. Böle o tür yerlerde yapılıyor. Veyahut da müzik çalışmaları Osmanlı'nın sarayının içerisinde, Osmanlı'ya zevk-i sefâ sunan, Osmanlı'yı mutlu eden bir müzik çalışması var. Ama halkın müzik kültürünü yükseltelim, büyütelim diye devletin böyle bir gayreti yok. Böyle bir eğitim sistemi yok. Ta işte dediğim gibi Atatürk'ün bir takım gayretleriyle falan konservatuarlar kuruluyor fakat batı eğitimi veriliyor. Batı Müziği eğitimi veriliyor, katiyetle Türk Müziği'ni oralara sokmuyorlar. Türküleri-mürküleri “Bunlar tezek kokuyor, bunları çalar mıyız ” falan gibi laflar ediliyor.

Yani ondan sonra hiç hâlâ daha mesela o mantıkla yetişen insanlara de ki “Şu kemanınla hele şu parçayı bir çal. “Benim kemanım kirlenir”der. Hâlâ daha o kafayla olan adamlar var bu ülkede. Halk müziği parçalarını çalmazlar. Hâlâ daha öyle okullar vardır işte İstanbul Erkek Lisesi vardır. Gidin orada müzik çalışmalarına diyin ki “Bir tane türkü neden çalmıyorsunuz?” Yüzünü buruşturur onu ilkellik olarak, onu gericilik olarak size anlatırlar. Bunların hepsi var. Şimdi buna rağmen bir şey. Onun için buna rağmen ben konservatuarı ben benimsiyorum. Hiç olmazsalardan birisidir konservatuar. Hiç olmazsa böyle bir başlangıç noktası vardır. O zaman biz bu konservatuarı korumalıyız. Her şeyi ile korumalıyız. Çünkü yarınlara kültürümüzü, müziğimizi bize öğretecek, çocuklarımıza öğretecek bundan başka da kurum yok. Bu kurumu da korumalıyız diye düşünüyorum. Bunun ötesinde çok büyük bir son on-onbeş yılda müthiş bir dershane açılma furyası vardır. Halk müziği ile ilgili çok önemli. İstanbul'da benim bildiğim yüzün üstünde galiba bağlama, ben bilemiyorum tabi fazla ama. Ankara'da öyle, İzmir'de öyle. Her tarafta var, başka söyleyeyim; Köln'de var, Bremen'de var, Berlin'de var, Hamburg'da var üç dört tane, efendime söyleyeyim; Almanya'nın şehirlerinde ve Avrupa'nın diğer şehirlerinde de halk müziği okulları açılmıştır, çok enteresandır. Böyle bir gayret ile yapılıyor fakat burada da şöyle bir sakınca var bence, tabi bu tam bir eğitim olmadığı için, dershane ile talebenin arasındaki ekonomik ilişkiye dayalı bir durum olduğu için burada eğitimcinin değil, öğrenmek isteyenin daha böyle baskın olduğu dikkat çeker. Yani “Talebeyi fazla sıkmayayım kaçmasın” mantığı vardır orada. Hep vardır, hep böyledir..

Talebeyi fazla sıkarsan kaçar. Şimdi talebeyi fazla sıkmayayım kaçmasın mantığı yeterince eğitmiyorsun anlamına gelir o. Çünkü yeterince eğittiğin zaman sıkılır diyorsun. O zaman ne yapıyorsun sen? Yeterince eğitmiyorsun, çok az bilgi, para kazanmak adına hizmetmiş gibi sunan böyle özel dershane durumuna dönüşmüş bu. Hizmetin büyük kesimini de orası veriyor. Şimdi aslında bunların hepsini dünyanın her yerinde başkaları da yapıyor. Mesela Hollanda'da böyle özel çalışmalar var. Özel dershaneler var. Özel kurslar var. Devlet destekli ama, devlet köstekli değil. Bizde devlet bu tür yerlerden para kazanmaya çalışır. Gelir bizi sömürür. İşte para vereceksin, taleben varsa on alıyorsan bana da ver. Ama öbür ülkelerde bu böyle değil. Devlet ayrıca para verir oralara. Ciddi paralar verir. Kültürü yaşatıyorsunuz. Bizde de kösteklerler. Para-mara vermezler. Bırak para vermeyi, para istemiyoruz zaten. Bizim buradaki hareketimizi kısıtlarlar. Ben mesela bu dershaneden(ASM) ben yıllardır, bunu açıklamamın da hiçbir zararı yoktur, ben yıllardır buradan zarar ediyorum. Yıllardır ben cebimden para koyuyorum buraya. Ama dışarıdan bakıldığı zaman “Oh bir sürü talebe var, aman Arif Hoca'da ne para kazanıyor” falan gibi. Ama her ay bir kaç bilmem şu kadar para dershaneye cebimden gider benim.

Hoca parasıdır, buradaki personel parasıdır, çalışanların parasıdır, kira parasıdır, şudur budur, devlete verdiğin rüşvet parasıdır. Çünkü ben onu rüşvet olarak görüyorum. Kazanmadığım şeyin vergisini benden alıyorsan o rüşvettir. Anlatabildim mi? Şimdi o zaman ben burada nasıl hizmet vereceğim? İşte biraz önceki mantık. Fazlada sıkarsam kaçar. O zaman “Yahu bırakın talebeler kendi gönlünde nasıl istiyorlarsa öyle bir eğitim yapsın” dersiniz ondan sonrada işte, sonra arkasından oturur ahkâmlar keseriz. “Efendim yetersiz eğitimler veriliyor”, “yetersiz bilmem neler yapılıyor”. Yeterli eğitimin koşullarını yaratamadığın zaman tabi ki yetersiz eğitim vereceksin. Halk müziği ile ilgili özel dershanelerin olması gerekir, ama devletin bu dershaneleri desteklemesi gerekir. Benim görüşüm bu.

Peki kimlerden etkilenip, kimleri etkilediğinizi düşünüyorsunuz?

Benim müzik yaşamımda üç tane adam vardır. Üç adamın etkisinde kalmışımdır, iyi ki de kalmışım. Bunlardan birisi Davut Sulari'dir, birisi Ali Ekber Çiçek'tir, birisi de Nidâ Tüfekçi'dir. Ben üçünün etkisi altında geliştim. Üçünden Arif Sağ'ı yarattım. Yani tabir-i caizse olay budur. Siz Arif Sağ'ın çalmasında, saz çalmasında zaman zaman Ali Ekber Çiçek'i bulabilirsiniz, zaman zaman Davut Sulari'yi yakalarsınız, zaman zaman çok büyük bir ağırlığı ile Nidâ Tüfekçi'yi yakalarsınız. Ama O'da değil, ama O'da değil falan diyede şeyiniz, tereddütleriniz vardır. Çünkü orada, bu ikisine olan, üçüne olan saygım, üçüne olan vefam hiç azalmamıştır. Hiç inkârda etmemişimdir. Hayatım boyunca hep söylemişimdir, hep söylemeye de devam ediyorum, iyi ki bu üçünü baz almışım. Daha yanlış şeyleri de baz alabilirdim diye düşünüyorum ve geriye dönüp baktığım zamanda, hayatımdaki bu üçlü önemini de koruyor. Bende de koruyor, bir bakıyorum halkta da koruyor önemini.

Yani şimdi bir Nidâ Tüfekçi'yi böyle bütün, herşeyi ile ele aldığınız zaman, kim ne düşünürse düşünsün, kimsenin ne düşündüğü beni pek de ilgilendirmiyor ama böyle bir baktığın zaman müthiş bir ağırlıkla karşı karşıyasınız, değil mi? Yani böyle elde taşınması güç, zapt etmesi güç, böyle bir kişilik Nidâ Tüfekçi. Ama bağlamayı eline alıp çalmaya başladığı zaman müthiş bir duygu yüklü kişiliğe dönüşüyor. O adam, o zapt edilmez adam bağlama çalmaya başladığı zaman birden bire böyle çok masum bir bebek, masum bir çocuk durumuna dönüşüyor. Ben şaşırırdım o zaman. Nidâ Tüfekçi ile ben 1961'de tanıştım. 61'den biz hocamızı kaybedene kadar ki süreçte birlikte yaşadık ve bu iki ayrı Nidâ Tüfekçi'yi hep hayretler içerisinde izlemişimdir. Birisinde zapt etmen mümkün değil böyle, çok sert otoriter bir adamama diğer tarafında bağlamayla tutuştuğu an yan yana geldiği zaman masum bir bebek. Her an ağlayabilmesi mümkün bir şey, bir gariban. Öyle diyeyim yani. Belki şey bulamıyorum, kelime bulamıyorum anlatmaya. Öyle müthiş bir duygu yüklenirdi Nidâ Tüfekçi. Şimdi aynı şeyi Davut Sulari için de söylemek mümkün, aynı şeyi mesela Ali Ekber Çiçek için söylemek mümkün. Yaşamımda onların oluşu, bence tesadüf değil, bence o yaşlarda seçim yapmasını iyi becermişim diye düşünüyorum. Daha başka şeyler, başkalarını da beğenebilirdim. Daha böyle popülist de davranabilirdim o yaşlarda ben. Ama iyi seçim yaptım. Şimdi o üçgeni hayatıma endekslerken tabi o üçgenin bakış açısı da bende oluşmaya başladı. Yani müziğe bakış, folklore bakış, efendime söyleyeyim dünyaya bakış, siyasete bakış, neye bakarsanız bakın. Yani sonuçta o yanımı da etkilemiştir bunlar.

Buda, ben bir şeyi daha doğru yaptı diye düşünüyorum o da, biliyorsunuz sanatta şey vardır, bizde yok gerçi, biz bunu anlayamıyoruz, biz bunu birazda zayıflık olarak düşünüyoruz hâlbuki dünya böyle değil, atölyecilik diye bir şey vardır. Siz güzel sanatların her kolunda atölyecilik vardır. Atölye nedir? Atölye dediğim zaman bir ekolün okulu bitirdikten sonra bir ekolün yanında, ekollüğünü tartışamadığın bir ustanın yanında, gidip pratik kazanmaktır. Yani gidip bir ressamın atölyesinde resim çizmesini okulda okulda öğrendin ama resme hayat vermesini gidip o ustadan öğrenilmelidir. Şimdi bu müzikte de böyledir. Ama bizim ülkemizde maalesef bunları anlattığımız zaman tuhaf tuhaf bakıyorlar. Ben bu üç ustanın, üç ekolün atölyesinden çıktım. Bu çok önemli benim için. Onun içinde benim halk müziğine bakışım durağan değil. Devamlı değişimden yanayım ben. Ben onu bir ilke edinmişim ama değişim, benim anladığım değişim yozlaşarak değişim değil. Gelişerek değişimden yanayım ben..

ImageÇünkü yozlaşarak gelişmez. Yozlaşarak geriye gidilir. Şimdi baktığım zaman yaşama Nidâ Tüfekçi'de böyle bir şey yanı vardı hep öyle zannederlerdi,tutucu, bilmem ne falan, görüntüsü odur. Ama bağlamayı eline alıp çalmaya başladığı zaman işte tutucu bir adam çalışı değil, değil mi? Alabildiğine gelişmiş, alabildiğine ilerlemiş, bağlamanın, efendim, klavyesini ciddi anlamda kullanan bir adam. Şimdi siz bu adama “Aaa çok muhafazakâr, çok gelenekçi, çok bilmem ne. Ta bundan işte yüz sene önceki falan adamın dım-dımı ile uğraşıyor” diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Bağlamasında ateş çıkardı, böyle çalardı. Şimdi bu ne? Buda Nidâ Tüfekçi'nin gelişmişliği çok rahat sergilediği tutumudur. Duruşu budur. Bende de vardır, bende muhafazakâr yanlarım vardır ama ben bağlamanın ilerlemesini engeller miyim hiç? Yani der miyim “Bağlamayı ben ne kadar çalıyorsam herkeste o kadar çalsın.” Veyahut da “Ölçüsü şudur, buradan yukarıya aman gitmeyin.” Der miyim? O zaman Erdal'lar şunlar bunlar nasıl gelişeceklerdi?

O zaman onlar ne yapacaklar dı? Benim koyduğum sınırın altında uğraş dur. Gelişmişlik olur mu? Olmaz. İşte Nidâ Tüfekçi'nin o sert görüntüsünün, o muhafazakâr görüntüsünün altında büyük bir değişimci ruh vardı. O ruhu herkes göremiyordu belki. Bir sürü insan Nidâ Tüfekçi'yi hep eleştirmiştir ama ben o ruhu görmüştüm. Çünkü ben bütün değişikliklerimi yaparken hep O'nun yanındaydım. Zaman zaman şakalaşırdık, kızardı-mızardı, şunu yapardı, bunu yapardı ama öbür gözü ile de göz ederdi, “Devam et” derdi. Şimdi bunlar çok önemli şeylerdir. Onun için hayatımdaki bu üç insana tanrıdan rahmet diliyorum. Tekrar ediyorum, iyi ki bu üç insanı örnek almışım.

TBMM'nin genel olarak kültürümüze ve sanat olarak da özellikle Türk Halk Müziği'ne yaklaşımı nedir?

Şimdi TBMM'nin devletin bütçesinde Kültür Bakanlığı'nın bütçesine ayırdığı paradan bellidir verdiği değer. Bir kere bunun adını öyle koyalım. Kültür Bakanlığı'nın ölçüsü bence, değer ölçüsü bırakın halk müziğini kültüre verilen değerdir ve o değer içerisinde çok önemlidir bu, halk müziğine düne kadar o yapının içerisinde yerde verilmemiştir. Bakanlık korosu ne zaman kuruldu, bak tarihini bilmiyorum ama bakanlık korosuda konservatuardan çok sonra. Anlatabildim mi? Oraya bir koro kurdular, benim dostum, arkadaşım o koronun başında, Mehmet Özbek. Mehmet o koronun başında ne kadar rahat? Ne kadar istediklerini alabiliyor? Ne kadar istediklerini yapıyor? Onu da bilemiyorum. Onu da tabi Mehmet'e sormak lazım.

Bence orada da sıkıntılar yaşanıyor diye düşünüyorum. Yer sıkıntısı, belki işte oradaki korolara belki eleman sıkıntısı, belki enstrüman sıkıntısı, bilmiyorum neler var neler yok. Ama ben çok mutlu olduklarını da zannetmiyorum. Onuda kendi düşüncem olarak söyleyeyim. Şimdi lafımın başında bizim böyle bir alt yapımız, böyle bir geleneğimiz yok diye söyledim. Yani devletimizin kültüre bakışı, belki Atatürk'ün birkaç lafı ile dikkat çekmiştir. Yani Atatürk'ün sanatla ilgili çok önemli söylemi vardır. O söylemler doğrultusunda ve Atatürk'ün o günkü emri sayesinde Türkiye'de müzik okulu, işte ilk kurulduğu zamanda Türk Müziği değil, Batı Müziği eğitimi veren okulların başlaması bile Atatürk ile başlıyor yani. Ondan önce belki var bir takım şeyler müzik okulları gibi şeyler değil yani. Bizim düşündüğümüz anlamda müzik okulları yok. O Atatürk'ten sonra başlayan bir süreçtir. Şimdi bu parlamento sanata yaklaşımı, sanata yaklaşımının yanı sıra hele ısrarla ve özellikle de halk müziğine yaklaşımı sıfır noktasındadır. Seksen yılda, ben size bir şey söyleyeyim, çok enteresandır, ben ilk gittiğim zaman şaşırmıştım. Parlamentoya ilk giren halk müziği sanatçısı benim. İlk, hatta onu şey olarak da o zaman basın, “İlk giren sanatçı” diye de değerlendirdiler. Belki ne bileyim ressam, bilmem ne, veyahut şair sanatçılar girmiştir ama böyle faal müzik yapan, işte halkın karşısında her an böyle faal birazda popüler olmuş bir kişilik olarak ilk defa ben girdim. Ben girdiğim zaman mesela çok enteresandır, böyle kendi girdiğim partinin içerisinde bile tartışmalar çıktı. İşte ben seçim çalışmalarında “Yahu sen git bağlamanı çal” dediler bana. “Yahu bağlamacıdan da şey olur mu, milletvekili olur mu” dediler. “Yahu hele ne günlere düştük, bak çalgıcılar milletvekili olacak” Böyle laflar edildi yani. Çünkü niye edildi? Ben o lafları edenlere bir şey demiyorum.

Çünkü hakikaten sanatçı değer olarak benim ülkemde, yani şeyin devletin yansıttığı fotoğrafta bir değer yansıtmamıştır. Bir sıradanlık yansıtmıştır. “Yahu sanatçı, amaan boşver,çalgıcı işte bunlar.” Veyahut da “Bunlar soytarı, bunlar bilmem neci”. İşte çadır tiyatrolarına benzetmiştir, şuna benzetmiştir, buna benzetmiştir. Tiyatroculara hakaretler edilmiştir. Sanata baktığım zaman böyle. Şimdi orayı kırmak, öyle dediler diye oradan kaçacak mıyım ben? Orayı kırmak ta önemli bir şeydir. Orayı ben kırdım, benim zamanımda işte Mustafa Kul'da gelmişti ama yani Mustafa Kul'un tabi sanat olay mütevâzi bir çerçevede Mustafa. Sanat olayına hizmet etmiştir. Mustafa Kul “Ben profesyonel sanatçıyım, ben şöyle çalarım, şöyle söylerim” falan diye bir iddiası yoktur. O sadece oraya olan bağlılığı, oraya olan sempatisi, sevgisi ve o sevgi ve sempatiden kaynaklanan hizmet biçimidir. Mustafa o zaman o hizmetleri vermiştir. Daha sonra baban (İ. Yavuz Bildik) ile şey, bizim Faruk(Demir) gelmiştir. Babanın da şey iddiası yoktur. Profesyonelce bir iddia yoktur babanda. Baban “Ben o işi keyfim için yapıyorum demiştir” ve yapmıştır da. Ben baban ile bir sürü oturup konuşmuşuzdur profesyonelce hiç düşünmemiştir. Profesyonel olarak işte baban ile beraber Faruk girmiştir.

Bir orada Faruk o bizden sonraki dönemde de profesyonel olan Faruk'tur. Şimdi bunu şöyle değerlendiriyorum ben, bu bir tabuları yıkma hareketidir diye düşünüyorum. Benimle başlayan ve devam eden bu süreç, belli bir ölçüde tabular yıkılmıştır. “Evet sanatçılar sizin baktığınız gibi değildir, sanat önemli bir kavramdır, sanatı yapanlar da önemli insanlardır.” Diye de oraya bir mesaj sunulmuştur. O mesaj ne kadar alındı, ne kadar alınmadı onu bilemem. Ama bu mesajı kamuoyu aldı. Çok enteresandır, kamuoyu bana hiç şöyle söylemedi yahu: “Yahu senin ne işin var? Sen ne anlarsın siyasetten falan?” Böyle bir şey demedi. Hiç bir zaman demedi. Bunu babana da demediler, Mustafa'ya da denilmedi. Mustafa bakanlık yaptı, bilmem ne oldu, şu oldu, bu oldu. İşte Faruk orada bir dönem partiside iktidar oldu Faruk'un. Benim dönemimde benim partim iktidarda olmadı. Ama yani “Yahu sanatçıdan da milletvekili olur mu?” kanaatini bence biz yıktık. Yıkılmasıda gerekiyordu. Ha orada işte söylüyorum ben, belki sende araştıracaksın seninde karşına çıkacak, yahu seksen yıllık cumhuriyet tarihinde halk müziği adına o parlamentoya bir tane adam girmemiş. O parlamentoya cumhuriyet döneminden önceki süreçte de Osmanlı döneminde de girmemiş. Hadi aşağılanmış, dışlanmış, hakaretler edilmiş.

Halk müziği, bu pis Türkmenler denilmiş, bunlar bilmem ne denilmiş. Böyle hakaretlerde şey yapmıştır. Mesela şey vardır, bir türkü vardır hâlâ daha repertuvarda durur niye durur bilmem işte, “Menencit ağacından odun mu olur? Türkmen mayasından kadın mı olur?” diye bir hakaret dolu bir türküdür. Onu öyle zaman zaman söylerler. Niye söylerler ben onuda anlamış değilim. Mesela düşün bir topluma böyle ciddi bir hakaret ediliyor, türküleştiriliyor, ve orada da tutuluyor, zaman zamanda radyo mikrofonlarından söyleniyor. Böyle bir şey. Şimdi tabi buralardan yola çıktığımız zaman bizim bu benim dönemimdeki, 18. dönemde başlayan, babanlar ile devam eden süreç bence ciddi bir süreçtir. Hatta bir de kanıksanmayı da biz şey yaptık. Mesela parlamentoda da böyle, öyle kanıksandık. Mesela ben çok enteresan bir şey söyleyeceğim, bağlamayı elime alıyorum, VIP salonuna gidiyorum, VIP salonundan uçağa biniyorum. Bu ne zamandan beri? 87'den bu yana yani ne yapıyor? 17-19. 20 sene. 20 senedir bu bağlamayı ben hep VIP'den sokuyorum. Bağlama ve VIP. Biliyor musunuz benim dışımda kimse bu bağlamayı VIP'ye sokmamış. VIP'den geçen bu enstrüman, bunu öyle bagaja-magaja da vermem. Böyle kucağımda, yanımda, otururum, götürürüm. Önceleri böyle tuhaf tuhaf bakarlardı.

Çok tuhaf bakarlardı ama. Şimdi herkes kanıksadı. Şimdi hiç kimse tuhaf bakmıyor. Herkes doğal bakıyor. Herkeste üstelikte çok sempatik bakıyor. Demek ki bu bir, şey, bir de yani olaylar harekette bekliyor. Yani demek ki yani, biz ilk o açılışı yapmasaydık, parlamentoya girmeseydik, bu böyle iğreti bakış dediğim, beğenmeden bakış süreci devam edecekti. Bakın yani arada bir 20 sene var. 20 senede bir çok şeyi kırdık. Çok önemli. Umuyorum, umuyorum bizden sonraki kuşak bu durumu ciddiye alıp devam ettirir diye düşünüyorum. Yani sanatçı politika yapmaz mantığını kırmalıdır diye düşünüyorum. Sanatçı her hangi bir meslekten birisidir. Avukatlık nasıl bir meslek ise sanatçılık da öyle bir meslek. Avukat bir insanın parlamenter olma hakkı ne kadar hakkı varsa, bağlama çalan bir insanın da o kadar olmalıdır diye düşünüyorum ve sanatçılar bunun bilincinde olmalıdır. İşte siyasete böyle şey, karanlık nazarla bakmamalıdır. O da yönetime müdahaledir. Kendi ülkendeki yönetime bir müdahaledir. Müdahale hakkındır. O senin anayasal hakkındır. Bunu kullanmalısın diye düşünüyorum. Sanatçıların bu yoldan korkmamaları gerekir, utanmamaları gerekir. Aslanlar gibi gidip parlamentoda kendi temsil ettikleri halkın haklarını aramalıdırlar diye düşünüyorum ben.

Seksen yıl boyunca Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde toplam dört tane halk müziği ile uğraşan kişi bulabildim ben. Bunun sizce temel sebebi nedir?

Temel sebebi şeydir tabi. Şimdi birazını belki diyebildim ama asıl temel nedenlerden birisi de Osmanlı'dan öncede Osmanlı'dan sonrada şey vardır, mesela Osmanlı sarayda bir şey, bir kültürel olay yaratmıştır kendine göre, kendi mantığına göre. İşte edebiyatını değiştirmiş, dilini değiştirmiş, müziğini değiştirmiş, çalgılarını değiştirmiş, tarzını değiştirtmiş. Sarayın müziği olarak, saray kültürü olarak onu oraya almış. Saraya yakın çevreler yaranma adına, yalakalık yapma adına o olayı benimsemiş ama onun dışında kalan Anadolu topraklarında milyonlarca insanın kültürü dışlanmış, dili dışlanmış, yaşamı, felsefesi dışlanmış, sıradanlaştırılmış. Şimdi yani cumhuriyete baktığımız zaman, cumhuriyet herşeye rağmen yani yeni kurulmuş bir devlet değil. Bir devletin üzerine kurulmuş bir devlet yani, anlatabildim mi? Şeyleri, o geleneksel bir takım tutumları, bir takım alışkanlıkları kaybedilememiş. Onun devamı gibi gelmiş. Orada tabi böyle baktığımız zaman bu müziğin halkın müziği olduğunu düşündüğümüz zaman, halka verilen değerle kültürüne verilen değerde orada eşleşmiş bence. Bir yanı bu.

Bir diğer yanı, asıl başka bir yanı, şeye bürokrasiye baktığınız zaman, cumhuriyet dönemi bürokratlarına baktığımız zaman, o büyük bürokratlara, işte yazarlara, çizerlere, aydınlara, entelektüellere baktığımız zaman, bunlar Anadolu çocukları değil. Bunların büyük bir bölümü Osmanlı'nın paşalarının, işte vezirlerinin, bilmem şunlarının, bunlarının devamıdır. O ailelerin çocuklarıdır bunlar. Bunlar, kötüleme adına söylemiyorum ama karar verme, toplum adına karar verme, toplum adına yazı yazma, toplum adına söylev geliştirme bunlar tarafından yapılmış. Yani toplum, o dönemde baskı altında tutulmuş, adına, ırkına, ismine küfredilmiş, hakaretler edilmiş bu toplum şey yapamamış, kendi aydınını, entelektüelini yaratamamış. Yaratamadığı için onun adına başkaları karar vermiş. Şimdi cumhuriyet ile birlikte böyle bir süreçte başlıyor. Yani Türkiye'nin en büyük aydınlarının “Üç telli, sıradan, köylü çalgısıyla bir şey olmaz kardeşim atın bunu falan” demiş o dönem insanları. Niye demiş? Anası evde ud çalıyor, babası piyano çalıyor, öyle bir ailede yetişmiş çünkü. Şimdi eski insanların, eski yazarların bu böyle bakın işte bundan seksen yıl sürecine bakın, kendi hayatlarını anlatırken, hatta onların bazılarının hayatları filmlere konu olmuştur, her evde bir şeye rastlarsınız, böyle annenin ud çaldığına rastlarsınız, kibarlık şeyidir. Her evde bir piyano vardır. Yani ama hiç bir evde bağlama çalan bir kadına rastlayamazsınız. Bağlama çalan bir evin büyüğü yoktur.

Türkü söylemek yoktur. Hepsinde ya şarkı vardır, ya da işte o zaman biraz böyle modernize edilmeye başlanıldığı dönemde işte böyle Avrupa Müziği'ni de saray müziğinin içerisine karıştırmaya başladıkları dönemdeki o modern diye adlandırdıkları parçaları çalan bir aile yapısı vardır ve o aile yapısı içerisinden çıkmış adam Türkiye'de ki kültür politikasını gazetesinde yazan, kitabında yazan, sütunlarda yazan adamlar onlar. Tabi şimdi o insan çok doğaldır ki kendi göreneğini, kendi geleneğini, kendi anasından babasından gördüğünü savunacaktır. Halk müziğini savunur mu? halk müziği köy kültürüdür onlara göre, halk müziği gelişmemiştir onlara göre, halk müziği ilkeldir onlara göre. Çünkü onlara göre köylülükte ilkelliktir, köylerde yaşayan köylülerin hepsi ilkeldir. Öyle bakarlar olaya. Şimdi çok doğaldır ki ilkelliği parlamentoya da taşımak istemezler. Bu ilkel insanların parlamentoda ne işi vardır mantığı ağır bastığı için, bu ilkel insanların bir çoğuda mazlum, benim gibi hepsi atak değil. Veyahut da baban gibi hepsi böyle atak değil. “Yahu bizi istemiyorlar. İstemiyorlarsa istemez. Bizde bir köşede dururuz.” Mantığına gitmiştir insanlar. Dolayısı ile parlamentonun kapıları çoğu kez bu insanların yüzüne kapanmıştır. Ama yeni aşamalardır bunlar, yeni gelişmelerdir. Bu saatten sonra artık o kapıları bizim yüzümüze kapatacak güç yok diye düşünüyorum. .

Peki çok teşekkür ediyorum.

Rica ediyorum.

Tarih: Çarşamba, 12. Kasım 2008 Gönderen: lizge

Ozan Bildik - Arif Sağ Röportajı

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.


Giriş
Seçenekler











Haber Puanlama
Ortalama Puan: 1
Toplam Oy: 2


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:
Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü

İlgili Bağlantılar

En çok okunan haber: Kültür:

son 5 Haber

Haber Arşivi